Ana Sayfa
İçindekiler (Bu sayıda)
Muhabbet
Malumat
Muhalefet
Şiirofreni
İyi kitaplar / İyi İnsanlar
Linkler
Ayrıntılı Arama
Arşiv
Kitaplık
Fotoğrafhane
Künye
İletişim









 
Son güncellenme: 8 Ağustos 2008
 

 

Epeydir tuhaf zamanların içine düştük.

Sosyal felaketleri doğal afetmiş gibi kabulleniyoruz.

Doğal afetler,hızla sosyal felakete dönüşüyor...

Marmara Depremi bir milattı. O dönem çadırkentlerde yaşayan çocukların yaptığı resimlerle toplumsal belleğimizi tazelemek istedik.

En son Antalya'daki yangın. Kim doğal afet diyebilir ki?

Ya Güngören Katliamı? Böylesi sosyal felaketleri ise sanki toplumsal yaşamımızda kanıksadığımız doğal olaylar gibi hızla kabulleniyoruz. Acı, acıyı yaşayanın boynuna kement oluyor, o kadar!...

Bir de Konya'daki "kaçak" Kur'an Kursu Binası'nda çocuk ölümleri...

 

Cemal Süreya'nın yazdığı gibi, belki de bu uzun Anadolu'yu, Tanrı çocukluk günlerinde yarattı...

 

*** 

 

Bunların ortasında, Akıl Defteri bir yılını tamamladı...

 

***

 

Temmuz ayı iki dostumuzun ağır acısıyla da geçti. Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nden Can GER oğlunu kaybetti. Dergimiz yazarlarından Yavuz ERTEN'in babası vefat etti. Taziyelerini paylaşıyoruz... 

 

 

EVİN IŞIĞI YANIYOR

 

 

çadırkentteki çocukların resimleri üzerine bir inceleme

 

 Cemal DİNDAR

 

 

Çocuk düş içindeki halimizdir. Bu nedenle, 17 ağustos sonrasında çocuklara dikkatli bakışımızın, onların incinebilirliklerine yönelik merakımızın özünde kendi çocukluğumuz olduğu aşikardır. Onlara bakarak anımsadığımız şey; kendimizde unuttuğumuz şeydir: üzeri kalın nedbe izleriyle kapanan, alıştığımız, alışmak durumunda kaldığımız, unutuşun gerekçelerinin toplamına hayat dediğimiz... bir ömürlük görüntü işte!.. Afetin tanımında en önemli nitelik, toplumsal düzlemde hemen her düzeneğin dumura uğramasıdır. Bu aslında unutuşun imkansızlığı anlamına gelir. Öyle ya; dışarı anlamını yitirdiğinde, yani deprem bu anlam kurgusunu yerle bir ettiğinde hepimiz kendi içrek dünyamıza yol almaya başlarız. Bir gün öncesinde yük olan, omuzlarımıza ve yüreğimize fazla gelen, şimdi düpedüz bir ‘ihtiyaç’tır. İnsan ilişkilerindeki içtenlik, hesapsızlık, evlerin sadakati, yer kürenin anaçlığı, çocuklukta unuttuğumuz düşler, biat ya da inkar; ama bir inanç sorgulamasıyla yüzyüze gelmenin keskinliği, bir yerlerde birilerinin gövdesine açtığımız yaraların derinliği, canına tıkadığımız odların sıcaklığı, kendi yüreğimizdeki ve tenimizdeki nedbeleri kaşıma dürtüsü... kısaca bir geçmiş ki, özünde tek bir eylemle işlenir; anımsanır.(malumat'ta)

 

 

 

 

ŞİZOFRENİ İLE YAŞAMAK

 

Sevim ÖKTENER

 

S.Nauman, bir yazısında; gerçeklik olanla biter mi yoksa olabileceklere de yer bırakır mı; diyor; ben de diyorum ki; şizofreni olanla yetinmez, olabileceklere de yer açar, şizofreni sınır tanımaz;geçmişi olduğu gibi geleceğe taşır ve olabileceklere de yer bırakır.bu kahrolası hastalık ensenize bir kez yapıştığında şimdiyi doğru düzgün yaşayamadan geleceğe taşır sizi;geleceği tüm ayrıntılarıyla belirler;sonradan hesabını vermesi çok zor bir belirlemedir bu.Gelecek ipotek altına alınmıştır;ondan kurtuluş yoktur;önceden belirlendiği gibi yaşanacaktır büyük olasılıkla.

 

Bu dönem, çok uzun yılları damgalanmış, kalp ağrılarının, göğüs daralmalarının, kalp krizi v.b bilumum hastalık korkularının yaşandığı bir dönemdir. Utanç, üzüntü, acı, korku hepsi bir aradadır. Böyle bir geçmişin düzeltilmesi doğal olarak çok sabırlı, uzun süreli, kararlı bir mücadeleyi gerektirir.(muhabbet'te)

 

 

 

 

BİLİNÇDIŞI-IV

 

 

Erdoğan ÖZMEN

 

En temel çabalarımızdan birisi belki de, kendimizi rasyonel varlıklar olarak inşa etmeye çalışmak. Ya da başka türlü söyleyecek olursak; esasen rasyonel varlıklar olduğumuz yanılsamasını aşındırıp duran bilinmeyen yanımızın –o karanlık kıtanın- tezahürlerini durmaksızın tecrit etmeye, başka bir şeye –dış dünyanın temsillerine örneğin- dönüştürmeye çalışmak. Ya da, madem ki bilinçdışının şey sunumu dilsel yapılara itibar etmiyor olmakla karakterizedir, varlığımızın bu karanlık veçhesini, tüm anlama çabamızdan kaçan ve birincil sürecin mekanizmalarına tabi olan, herhangi bir gönderge (referral) boyutundan yoksun birincil temsilleri yine bizim aracılığımızla konuşan sürçmelere, rüyalara ve semptomlara çevirmeye çalışmak.        

 

İmkansız bir şeyden söz ediyoruz demek ki. Asla başaramayacağımız, başaramadığımız bir şeyden. Kökensel dürtünün önce şey-sunumlarına daha sonra da sözcük-sunumlarına tercümesi ya da temsilinden. Bilinçdışının çekirdeği çok daha beride, dürtünün ilk kaydını, bedene ilk hakkedilişini içeriyor çünkü. (malumat'ta)

 

 

 

 

 

       AŞK HİKAYELERİ-I

Martin Heidegger

ve

Hannah Arendt

 

Alper HASANOĞLU

 

Heidegger’in Marburg’da coşkulu  kalabalıklara verdiği konferanslardan birinde dinleyiciler arasında 19 yaşındaki Hannah Arendt de vardı. Bilgeliğe duyulan aşk ve felsefeydi konu. Tarih Şubat 1925. Bakışları buluştu sık sık. Bir mühendisin kızı olarak Hannover’de 14 Ekim 1906’da doğan Hannah‘la (asıl adı Johanna) bir şarap mahzeni ustasının oğlu olarak  Baden’da 26 Eylül 1889 yılında dünyaya gelen Martin arasında tam 17 yaş fark vardı. Bakışlarla başlayan ilişkileri mektuplarla ve gizli buluşmalarla devam etti. Birbirlerine gönderdikleri mektuplarda konu yalnızca bilgeliğe duyulan sevgi olmaktan çok kısa bir sürede çıktı.

Hannah Arendt henüz 7 yaşındayken hem babasını hem de dedesini aynı hastalıktan, nörosifilizden kaybetti. Bu ani kayıplara rağmen annesi Königsberg’de bir kız lisesine gönderebildi Hannah‘ı. Liseyi bitirdikten sonra birkaç arkadaşıyla birlikte yolunun Martin Heidegger’le kesiştiği üniversite şehri Marburg’a geldi. Heidegger ise  Freiburg’da Husserl’in öğrencisi olduktan sonra 1923 yılında felsefe doçenti olarak Marburg’a gelmişti. O dönem felsefecileri arasında Heidegger bir isyankar olarak görülüyordu. Dostu Karl Jaspers’la birlikte felsefeyi ve üniversiteyi kökünden değiştirmek istiyordu. Genç üniversite hocası ve çarpıcı güzellikteki zeki öğrenci birbirlerine aşık oldular. 8 yıllık evli, iki çocuk babası olan ve evliliğiyle kariyerini kesinlikle tehlikeye atmak istemeyen filozofla öğrencisi arasındaki bu güçlü aşk ilişkisi bir yıl kadar gizli buluşmalarla sürdü. „Sevgili Bayan Arendt! Bu akşam size gelmek ve kalbinize hitap etmek zorundayım.“ diye yazıyordu ilk mektuplarından birinde. (muhabbet'te)

 

 

 

 

 

Ercan Kesal’la

 

film karesi gibi

 

geçen bir söyleşi…

 

 

AYŞEGÜL BİLEN

 

Mesleğin bunaltıcı yanlarından sıyrılmak isteyen hekim arkadaşlarımız, hemen kendilerine bir sanat kolunu yakın bulur ve o alanda derinleşmeye çalışır. Fotoğrafçı, müzisyen ve ressam dostumuz çoktur. Kitap yazanlar ya da gezip tozanlar epeyi sayıda varlar. Ama aramızdan biri var ki, bu işi gene kimi sanatçı hekim dostlarımız gibi hayli profesyonelce yapıyor. Hobiden ziyade asıl işi gibi… Üstelik pek çok şapkasının işlevsel görevlerini de yerine getirerek…

 

Hekim Forumu’ndan gazeteci arkadaşımız Adnan Genç, “Vakti geldi, bir arkadaşımızla röportaj yapalım; bu aralar pek meşhur” deyince, “Tamam” dedim. Dedim demesine de söz konusu ‘arkadaşımız’ benim zaten arkadaşım(dı)… Yıllardır hekimlik, hastane yöneticiliği, radyo programcılığı, folklor kurumlarında ve spor kulüplerinde yöneticilik derken, özgün becerileriyle yeşertmediği alan kalmamış… Dahasını kendisinden dinleyeceğiz…

 

muhabbet'te

 

 

TEMMUZ GÜNDEMİ ...

 Cemal DİNDAR

 

12 Eylül kendini kusuyor....

Bir holivud filmi olarak Ergenekon...

Yüce millet mi, kaynaşmış kitle mi?...

ve....

 

Pelesenk

 

Yeni sevgili kelimeler ırmaklarımda bir hece

Köşede bir minibüs durağı gibi en gerekli

İşlere ve yollardaki köprülere

 

Geniş balkonlu bir evdi evli halim

Güngören'de, o yıkık kirpikli camlı kahve

Uzun bir uyku borçlanıyor gözlerim

Kızımın ilk merhaba dediği güne

 

Borç defterleri ödenmeden ölmüş

Karanlık bir merdiven boşluğunda

Asılıp kalmış bir minibüs şarkısı

Ödenmeden ölmüş borç defterleri

Kaldırım taşları sökülmüş cadde

 

Bir çocuk çığlığı pencerenin önünde

Yıllar geçti unuttum adresimi

Tanrım bunları gör… bunları gör, Tanrım!

Salonda solmuş açelya hayaliyle

 

Hayat, sevgilim, seher yeli, üzengi

Gönül yatırdığım kelimelerle

Avutuyorum kanayan yerlerimi

Bir halkın daim olmuş yarasını sevmekten

Dağılıyor dilimdeki pelesenk

 

Güneşe kan kusturan bir acı var içimde

Güneşe

Kan

Kusturan

Bir acı…

Bu hiçlik girdabında vurgun gibi

Yaşamadığıma denk!

 

Memleket… sevgili memleket

En gerekli yollarımın vardığı yerde

Acın o kadar büyüdü ki

Bir yanda ödenmemiş borçlarım var sana

Bir yanda uçurum, çiyan, engerek!

 

28 Temmuz 2008

 

 (muhalefet'te)

 

 

 

 

temmuz 2007

 

 

o küçük, büyülü nesneleri kıskançlığın - erdoğan özmen
bir tutam tuz, birkaç kibrit - ercan kesal
madlen kurabiyeleri - erhan ata
behçet abi’siz türkiye - ercan kesal

babalar ve oğullar - erdoğan özmen
türkiye’de şizofreni derneklerinin gelişim süreci - ercan kesal
ruhun zamanı - erdoğan özmen
yaşamın eksilen büyüsü - oya arca
psikiyatrik rahatsızlıklarda zaman - hakan atalay

enternasyonal curnal oh ruhkurtarma - konuk yazarlar
sorunlarım - konuk yazarlar
portakal-orda-kal  - konuk yazarlar
payımı aldım... - konuk yazarlar

jet bakan bakırköy’de... - r.t.b.

kovel’in “tarih ve tin”i* - hakan atalay

 

 

ağustos 2007

 

 

haikailer - konuk yazarlar
ben nerede kalırım - ercan kesal
madlen kurabiyeleri  - erhan ata
o küçük, büyülü nesneleri kıskançlığın - erdoğan özmen
avuçlarımla toprak yemişim - cemal dindar
bir tutam tuz, birkaç kibrit - ercan kesal
behçet abi'siz türkiye - ercan kesal

katatonik şizofrenler - konuk yazarlar
cemal dindar'dan recep tayyip erdoğan'ın psiko-biyografisi: güçlüye bi'at, güçsüze öfke - cemal dindar
röportaj: erdoğan’ın hikâyesi bir türkiye hikâyesidir emine dolmacı - cemal dindar
psikiyatrik rahatsızlıklarda zaman - hakan atalay
babalar ve oğulları - erdoğan özmen
ruhun zamanı - erdoğan özmen
türkiye’de psikiyatrinin işleyişi ve işlevi* - cemal dindar
türkiye’de şizofreni derneklerinin gelişim süreci - ercan kesal
geri dön! herşey affedildi - konuk yazarlar

biz, kim(ler)iz?  - konuk yazarlar
enternasyonal curnal oh ruhkurtarma  - konuk yazarlar
sorunlarım  - konuk yazarlar
portakal-orda-kal  - konuk yazarlar
payımı aldım...  - konuk yazarlar
sağlığın gaspı - konuk yazarlar

 kazancı bedih / pir'in ardından... - cemal dindar

 

 

 

eylül 2007

 

 

maneviyat ve ruh sağlığı 1 - cengiz güleç
hiç derdim değilsin, olmadın da… - ercan kesal
kim görür kanadığını - ercan kesal

 göç psikolojisi - konuk yazarlar
ruhun zamanı (1) - erdoğan özmen
freud ve shakespeare’in kimliği tartışması - konuk yazarlar
yas içinde göçebenin türküsü: cemal süreya'nın ‘şiire dahil' hayatı ve şiiri üzerine bir inceleme  - cemal dindar
iki göç bir yangın - yavuz erten
psikanalizin sanatsal yaratıcılığı anlama çabası: mozart* - gamze özçürümez
ontopsikoloji ve ruh sağlığı - cengiz güleç

psikiyatrinin sınırı - erdoğan özmen
postmodern başkentte dizanteri* -- konuk yazarlar

küreselleştirmenin dayattığı yeni bir küresel bilgelik arayışları - konuk yazarlar

 

 

 

ekim 2007

 

 

psikanaliz oda dışına çıkınca - yavuz erten
çöküşten sonra utanç ve kibir - yavuz erten
düş çalışması üzerine - erdoğan özmen

aşındırma denemeleri - konuk yazarlar
fılmlerın terapıde kullanımları - konuk yazarlar
politik psikolojinin cinleri - cemal dindar
psikiyatrinin sınırı - erdoğan özmen

 

 

 

kasım 2007

 

Sumer’den Postmodern topluma, Mitoslardan Psikanalize Ruhsallık / Afşar TİMUÇİN. Yavuz ERTEN. Oya Arca. Zeki COŞKUN.  - Cemal Dindar
MELANKOLİ/ ÇOCUKLUK - Erdoğan Özmen

ruh kavramının tarihsel gelişimi -afşar timuçin
yaşamın eksilen büyüsü - oya arca

insanoğlu, zamanın bu mahpusu... - zeki coşkun

psikiyatri ve psikolojinin ideolojik kullanımına dair... - cemal dindar
psikiyatrinin tersten okunuşu - alper hasanoğlu
lacan, ayna evresi, ve marx - erdoğan özmen

 

 

aralık 2007

 

 

simsiyah leylekler / adil üçok 
60'lı yıllarda bakırköy'de yatmış olanlar tartışmış: sigara ruh sağlığımıza faydalı mı, zararlı mı? - 
oral takıntılarımız: mesela okumak / alper hasanoğlu 

kafka’ nın paranoyası ya da paranoid zihniyet dünyası - erdoğan özmen
bakırköy'den portreler: hüseyin bal/ latif alpkan
hayat mücadelesi / b.u.

şizofrenlerin mesleki rehabilitasyonu - ercan kesal
hayat üçlemesi: intihar, aşk, cansıkıntısı / alper hasanoğlu 

nal - cemal dindar
dağın yükü / mustafa k. 
delilik üstüne bir deneme/aslan d. 

hasta / r.g.ö.

 

 

  ocak 2008

kurtlarla koşan kadınlar - hakan atalay
çok mu zordu? - ercan kesal
psikoterapistin özel hayatı - konuk yazarlar
psikiyatrist cemal dindar: bakırköy'ün aurası / erkan doğanay - cemal dindar

düşler ve düşlerin yorumu üzerine - erdoğan özmen

mezopotamya kimliği - cemal dindar

londra-paris-newyork / i.i. - konuk yazarlar

“aynalar koridorunda aşk” – m. ulusoy - hakan atalay
çocuk üzerinde dikkatler/ahmet hamdi tanpınar - konuk yazarlar
bir eğitim kongresi ve düşündürdükleri /cavit orhan tütengil - konuk yazarlar

 

 

 

şubat 2008

 

ocak’08 itibariyle türkiye’nin ruh hali / akıl defteri 
marquez - hakan atalay
bellek, travma ve toplumsal değişme - erdoğan özmen

hep zenci bir beyaz  - zeki coşkun
'nal'lamanın edebiyatı  - cemal dindar
ocak'08 akıl defterine giriş - konuk yazarlar
nedir şu depresyon - erdoğan özmen
şizofrenlerden akıl alın - ercan kesal

türban, imam hatipler ve başbakanın kişisel öyküsü - cemal dindar
bizi hayata dirençli kılan duygumuz: utanç / alper hasanoğlu 

 

 mart 2008

bikini, jartiyer, kırbaç - zeki coşkun
tıp etiği ve hekimlik  - ercan kesal
aşk eski bir yalan âdem’le havva’dan kalan / ayşegül sütçü yıldırım 

içimizdeki şiddet /alper hasanoğlu  
toplumumuzdaki erkeklik kimliği üzerine ... 'babamın sazının önünde oynadım, başkasının değil' - cemal dindar
haddini bilmez aşk - gamze özçürümez
tarih ve psikanaliz  - erdoğan özmen

hormonlu mizah - zeki coşkun
şiddet ideoloji giyinmiş saldırganlıktır - cemal dindar
istatistik ve skor çağı - erdoğan özmen

bakırköy!...) den (üsküdar!...) a hasret / r.g.ö. 

 

ARŞİV > Nisan 2008
 
İpin ucundaki ülkem - Ercan Kesal
âşık kime âşık? / Ayşegül SÜTÇÜ YILDIRIM 
Batılı Terapi Doğulu Bireye Ne Sunabilir? - Alper Hasanoğlu
on bin yılın nefesi: Anadolu ruhsallığı  - Cemal Dindar
fantazi üzerine  - Erdoğan Özmen
 
“saçma”nın ötesi: istila altındaki Irak  - Gamze Özçürümez
psikiyatri çok konuşmuyor mu? - Erdoğan Özmen

 

ARŞİV > Mayıs 2008
 
NİYE SİNEMA - Ercan Kesal
Evlilik, feminizm ve 'sıradan psikiyatrist' bilinci / Deniz BEKDEMİR 
 
Bilinçdışı üzerine (1) - Erdoğan Özmen
Divana Uzanmış Ruhun Arkasında Kim Var? - Alper Hasanoğlu
Yaşam arsızı ya da çelenklerin arka yüzü - Cemal Dindar
 

ORANTILI GÜÇ, ORANTISIZ BİLİNÇ - Mustafa Ö. Soylu

Psikiyatri ve psikiyatrist olmak - Erdoğan Özmen

 

 

 

Haziran 2008

Bir Sinema Reçetesi  - Ercan Kesal
Gecen ayın akıl defteri - Konuk Yazarlar
IMMANUEL KANT’IN MAHDUMLARI VE TÜRKİYE / Mustafa Ö. SOYLU - Konuk Yazarlar
HER ŞEY AYNA, SİNEMA DA... - Gamze Özçürümez
 
DÜNYANIN KALPSİZLİĞİNİN NEDENİ FUTBOL DEĞİLDİR - Cemal Dindar
GEÇMODERN BIREYIN KARAKTER ÖZELLIKLERI - Alper Hasanoğlu
BİLİNÇDIŞI (2) - Erdoğan Özmen
 
MAYIS GÜNDEMİ - Cemal Dindar
RUHLARIMIZ ‘BİR ŞEY’ DEĞİLDİR - Erdoğan Özmen
 
DEPREM VE BİZ / Mustafa G. TÜRKÖNE - Konuk Yazarlar
 

 

 

 

ARŞİV > Temmuz 2008
 
GEÇEN AYIN AKIL DEFTERİ -
İNTİHAR: Ölümün en büyük erken zaferi… Truva atıyla çoban matı / Azad GÜNDERCİ  
Behçet Aysan'sız Türkiye - Ercan Kesal
 
PROF.DR. LEYLA ZİLELİ - Gamze Özçürümez
BİLİNÇDIŞI-3 - Erdoğan Özmen
Ludwig Binswanger ve Varoluş Psikiyatrisi - Daseinanaliz - Alper Hasanoğlu
 
MADUNLARIN KÜSTAHLIĞI / Mustafa Ö. SOYLU 
HAZİRAN GÜNDEMİ - Cemal Dindar

 

 
 

           BİLGİYLE

 

 

           YENİ BİR MUHABBET

 

 

               LAZIM...

 

 

 

 

Yekpare bir gücün dünyanın ümüğüne bastığı dönemlerde kıyamet beklentilerinin arttığı bilinir. Lakin, günümüzün diğer dönemlerden farkı, bu  kez beklentinin, Nostradamus’ların, medyumların dünyasını aşıp bilimin alanına sıçramış olmasıdır. En azından şu söyleniyor; dünyayı bir çöp sepeti gibi kullanmanın tarihi ikiye ayrılmaktadır: Sanayi Devrimi öncesi ve sonrası. Dünya,  üç asır boyunca, milyonlarca yıl kirlenmediğince kirlendi. Kirletildi. Çok değil, daha bir çeyrek yüzyıl önce kirliliğin simgesi sahilde yüzen karpuzdan gemilerdi. Ortak duyuda  “arslan yatağından bellidir” denir. Ruhbilimde de insanın iç dünyasına nasıl davranırsa dışına da öyle davrandığı, hatta iç/dış ya da özne/nesne arasında hiç de sanıldığı gibi  görünür görünmez duvarlar olmadığı bilinmektedir. Yani, bu kirliliği,niçin havadaki karbondioksit miktarıyla, pet şişelerle, kola kutularıyla, fabrika artıklarıyla ve kapitalizmin beslemesi kuşakların çiğneyip tükürdüğü daha bir sürü bokpüsürle sınırlı düşünelim ki!.. Kullanıp atma,  çöpleştirme, ya da tutup kokuşturma ahlakı, hayatın dokusunda zaman zaman çığırtkan bir lekeye dönüşmekte,  evrimsel olarak  insan türünün değil, hatta canlılığın arketipleriyle buluşmaktadır. Ne söylemek istediğimizi daha iyi anlatmak için, bir Pazar sabahından söz edelim: televizyonun “kültür kanalı” TRT2 de bir belgesel. Güneydoğu Asya’da ana kıtadan 60 milyon yıl önce ayrılmış bir adanın öyküsü. Altmış milyon yıl! Haliyle adaya özgü, yani dünyanın başka hiçbir bölgesinde yaşamayan türler var. Bunlardan  biri, adını unutmamızı sabah mahmurluğuna verin, emek kuşu diyelim... bir diğeri, nedense onun adını anımsıyorum, tropik kertenkele. Ada, devcileyin ağaçların olduğu görkemli bir muson ormanıyla örtülü. Emek kuşu, o ağaçlardan birinin dibindeki, yağmurdan arta kaldığı belli bir tümseğe yaklaşıyor. İncelikli bir edayla bir çukur açıyor ve yumurtalarını açtığı çukura bırakıyor. Çukuru  toprakla dolduruyor. Anlatıcı, “kuş, zaman zaman gelecek ve yuvanın üzerini ince toprakla besleyecek” diyor.  Tropik kertenkele, ağacın gövdesine yapışmış yeşil derisiyle olanları birbir izliyor. Kuş gittiğinde, yere iniyor... Yuvayı açıyor... Yumurtaları birbir yiyor... Buraya değin olanlar için “doğanın kanunu” diyorsunuz.... Lakin, sonrası...?

 

Tropik Kertenkele, kıçını yuvaya dönüyor. Kendi yumurtalarını yuvaya bırakıyor. Üzerini kapatıyor. Emek kuşu, anlatıcının dediği gibi, zaman zaman geliyor, mesaisini aksatmıyor, yuvayı ince toprakla besliyor. Günü geldiğinde, toprak kıpırdamaya başlıyor. Emek Kuşu’nun şaşkın bakışlarının arasında tropik kertenkele yavruları birbir yuvadan çıkıyor ve ağaçların arasında sürünerek kayboluyorlar.

 

Ve bu öykü, 60 milyon yıl önce ana karadan kopmuş bir adada, bir kuş ile bir kertenkelenin kahramanları olduğu bu öykü, niyeyse bize yaşadığımız günlerin ana ahlaki çerçevesi gibi geliyor.   Boşuna mı bunca komplo teorisi? Boşuna mı komplo teorilerinin zihinlerde işgal ettiği yüzölçümün giderek büyümesi? Her şeyin ve herkesin, “yumurtalara bakmak için” araçsallaştırıldığı, hemen herkesin, Warhol’un deyimiyle “15 dakikalığına” meşhur olmaya odaklanmış hayatlara bel bağladığı bir dönemde...belki de ilk kez günlük yaşamın makyavelistleştirilmesi, zamanın ve mekanın araçsallaştırılması, hayatın bizzat ötekini hiçleştirerek olumsuzlanması, çıkarsal olanın içerlek olanı ezmesi, maskenin egemenliği,  bu denli sert bir çerçeveye büründü. Görünür olmak, sahnede yer tutmak, o da olmazsa aynayı meşgul etmek amaç olduğunda, herkes ve her şey araç haline gelmektedir. Bir kültür merkezinin etkinlik programını elinize alırsınız, tek  tek bir yerlerde karşılaştığınızda üçüncü cümleden sonra birbirlerinin gıyabında küfürler savuran adamlar, aynı programda resmi geçide durmuşlar... ya da bir fotoğraf karesinde el sıkışıyorlar, yüzlerinde gevşek bir gülümseme! Adamı biliyorsunuz işte! 12 Eylül kırımının nimetlerinden faydalanmış. Had safhada... Onca yıkım, acı... Tek bir direnme belirtisi göstermemiş... Ve sonra, niyeyse, “ben de komünistim” nidaları... Yahu, olma! Olmak zorunda değilsin ki? Bir gövde, her mekanda nasıl rahat edebilir !... Bir zihin, birbirlerini karşılamış onca kavrama aynı ağırlığı vererek nasıl düşünebilir ! Bir mide her sofrada  aynı iştihayı nasıl duyabilir!

 

Belki kirlenme asıl bilgide, zihinsel atmosferde yaşanıyor. Yani dilde, yani düşüncenin kaynaklarında, yani ve hatta mitoslarda. Dünya mitoslarını kaybediyor ve can havliyle, silikondan, plastikten,  peveceden yeni mitoslar yaratıyor. Lakin, silikon, plastik, pevece canlılığa karşıt kutuplara hızla yerleşiyor ve hızla yenileri üretiliyor. Bir baş dönmesiyle... Belki de asıl dert burada, ne kaos’un ne de kozmos’un hakkını verebilen yaşamlar var artık.  Kaos, mesela yaratılış mitolojilerinde kavim türetici “kurucu şiddet”in öteki adıdır. Şimdilerde, şiddetin süregenleşmesinin öteki adı. Hangi şiddet? Şöyle diyebiliriz, hayatın öznesi olma sevdalısı bireyleri omurgasızlaştırmayı hedefleyen  şiddet. Hayatlar, düşük yoğunluklu bir kaosun içinde gidip gelmekte... Mitos, nedir? Dil ile birlikte ve kelimelerin varlığının ya da yokluğunun gücüyle düşünüldüğünde, mitos, kurucu şiddetin ruhsallıktaki düzen arzusudur. Mitos’un cansızlaştırılması, bir de budur; dilin, içine doğulan ana kucağı olma işlevinin  kötürümleşmesi. Bu kötürüm bırakma, zedeleme işlemini bir de emek kuşu ile tropik kertenkele öyküsü ile okuyalım...Her şey gibi bilgi de varolduğunu göstermek durumundadır artık. Televizyon ya da gazetelerin, üniversite kürsülerinin yerini alması yeni değil. Profesör ile ev kadınının nihai düşü aynı. O “on beş dakika”. Bilgi, niceliksel olanın ağırlığında ezildi. İşlevsel olmayan bilgiye hürmet ise sıfırın altında. Üstelik bu durum yalnızca  “bilimsel bilgi” için değil, hemen her bilgi alanında böyle.  Siyasanın, iktisadi temellerinden kopartılıp, değerler, yapıntılar, kültürel guruplar, cemaatler üzerinden biçimlendiği dönemlerde, mesela dinsel bilginin, değerlerin, yaşantıların da paraya tahvil edilmesinin olağanlaşması, ötesi kabul görmesi, kanıksanması rastlantı olmasa gerek.

 

Velhasıl, bu manzarada açık olan şudur:

 

Bilgi ile yeni bir muhabbet lazımdır...

 

Hayat meseleleri ile ruhsal zorlanmaları aynılaştırma, yani aynı dille ifade etme, ya da bir birinin yerine ikame etme çabası neye hizmet etmektedir ki? Hayat, psikiyatrinin, psikolojinin, ya da bunlardan elde edilmiş çeşitli bulamaçların terminolojisiyle kuşatılabilir mi? Bu eğer bir yanılsamaysa, handiyse mürekkep yalamış herkesin hayatı psikoloji tercümesiyle okuma arzusu, bu iştah niyedir? Yoksulluğun dertlerinin depresyona tahvil edilmesinden, kavim ilişkilerini psikanaliz kavramlarıyla açıklamaya değin, bu dil,  yeniden ve yeniden niye üretilmektedir ki? Bir de, modern bilimin ağababası Fizik iken, ve kurucusu Newton “Fizik metafizikten sakın” uyarısını yapmışken, toplumbilimlerin giderek kendisini bu çerçeveden koparması ve psikolojiye ağababalık görevi vermeye eğilimi nasıl anlaşılmalıdır? Bir de şu: ruhsallık alanının terminolojisi, hem kuramsal alanda hem de pratikte, yani toplumsal-tarihsel meselelerden eviçi tartışmalara değin,  niye bu denli rantabl... Ya da şu tuhaflığı nasıl anlamalı: her şey ve herkes, mal bulmuş Mağripli gibi psikolojiye koşarken, psikiyatri, bu neoliberal dalga kuşağında  niye hınçla psikolojiyi kliniklerden kovdu ki?... Politik psikolojinin küreselleşme çağındaki serüveniyle birlikte, ne oldu da, insan teki makineleşirken, topluluklar, toplumlar, kavimler insan gibi davranan ruhsal varlıklara dönüştü? Kişiyi bedene kapatmak, her türlü ruhsal yaşantıyı genetikle  açıklayabileceğini düşünmek, insanlığın gövdesinde hala izleri açıkça görülebilen faşizme açılan yeni kapılar sunmuyor mu? İnsanlık tarihi, bu kapatmanın aynı zamanda siyasal kapatma olduğunun anılarıyla dolu değil mi? İnsana ne öneriliyor bugünlerde?

 

Yeniden ve daha güçlü bir şekilde, Pablo Neruda’nın söylediği gibi, “Sorular ölmez...”

 

Soruları öldüremeyecekler...

 

***

 

Bu dergi niye çıkıyor?

 

Psikiyatriyle meselemiz olduğu için her şeyden önce. Psikiyatrinin, bugünkü pratikleri, uygulanma biçimleri, savları, örgütlenme tarzları, teorik varsayımları ve yönelimlerini sorunlu buluyor olduğumuz için. Sözünü etmeye gerek var mı: O sorunlu bulma hali toplumsal/politik ilgi ve hassasiyetlerimizle dolaysızca örtüşüyor. Psikiyatri ise kendisini, her türlü toplumsal/politik ilgi ve çıkarın tümüyle uzağındaymış, onlardan büsbütün bağımsızmış gibi sunarak önemli roller ve işlevler üstleniyor. İdeolojiler-üstü, nötr, çatışmasız bir alana sahipmiş gibi yapıyor. ‘Tarafsız’ , ‘yansız’ kuruluşunu ve görüntüsünü tehdit eden olguları bastırarak, yok sayarak iş görüyor, etkili oluyor.

 

Örneğin depresyon söz konusu olduğunda, depresyonun günümüzde neden bu denli yaygınlık kazandığını dert etmememiz gerekiyor. Psikiyatrinin söz alan uzmanları her seferinde aynı şeyi tekrar ediyorlar: “Günümüzün en yaygın ve ciddi hastalıklarından olan depresyon, teşhis ve tedavi edilmediği takdirde önemli sonuçlara ve devasa işgücü kayıplarına yol açmaktadır”. Daha sonra depresyon belirtileri sıralanarak, “mutlaka bir uzmana başvurulması” salık veriliyor ve depresyon ilaçlarının yarattığı mucizelerden dem vuruluyor. Bu dergide, bazı bakımlardan hem ‘depresyonu’ hem de o hakim depresyon söylemini  kapitalizmin bir semptomu olarak anlamanın imkanlarını araştırmaya çalışacağız. Dahası, hemen her türlü mutsuzluk ve sıkıntı halini depresyon olarak kodlayan psikiyatrinin dilini,  besbelli ki depresyonu çok karlı bir yatırım alanı olarak gören ve sürekli yeni depresyon ilaçları üreten uluslar arası ilaç şirketlerinin tutku ve hırslarıyla bir arada okumaya çalışacağız.

 

Ya da örneğin, anksiyete/panik halleri söz konusu olduğunda ya da bir anksiyete çağında yaşıyor olduğumuzdan söz edildiğinde,  psikiyatrinin gazete ve televizyon uzmanlarının o mahut ‘panik bozukluk, bozukluğun belirtileri, depresyon ilaçlarının tedavi başarıları, panikle yaşamayı öğrenme stratejileri’ söylevlerinin yanına/karşısına başka bir şeyi yerleştirmeye çalışacağız: O anksiyete çağının büyük toplumsal krizlerin ardından/içinden çıktığını ve anksiyete zamanlarının toplumsal krize totaliter cevap ve çözümler için yeni/uygun zeminler yarattığını not edeceğiz. 

 

Psikiyatrinin ‘yükselişini’ ve terapi kültürünü merak edeceğiz. Psikiyatrinin çok fazla konuşmasının ve sözünün kesin hükümler mertebesine yükselmesinin arka planında, toplumu organik/biyolojik bir analoji çerçevesinde yekpare bir bütün olarak düşünen korporatist ideolojinin izini süreceğiz. Somut bir toplumsal aktör ya da her hangi bir toplumsal/politik süreç hakkında psikiyatrinin yargılarının olası bütün tartışmaları kapatan işlevini dert edineceğiz.

 

Saddam Hüseyin’e yapıştırılıveren paranoyak/sapık yaftasının Irak’lı çocukların tepesine yağdırılan bombalara sağladığı ‘meşruiyeti’ yerinden etmeye, öylesi meşruiyetlere izin ve imkan tanıyan günümüz zihniyet ve  ruh dünyasının dışında kalmanın erdemlerini savunmaya en çok şimdi ihtiyacımız var. Bunu hiç unutmayacağız.    

       

Bazı insanları ve onlara yakıştırılan ‘kanaat önderi/ bilge insan’ türü vasıfları düşündüğümüzde; başka hiçbir disiplinle kıyaslanmayacak ölçüde psikiyatrinin sıradan bir cehalet ve yetersizliğin bile üstünü örtebilen özelliklerini  tartmaya çalışacağız. 

 

Psikiyatrinin kendi yükselişine koşut bir biçimde ve oradan aldığı kuvvetle ruhu tecrit edişi, insanı giderek daha çok bedene indirgeme çabasının üzerine gideceğiz. Her zaman aynı kavram, morbus sine materia etrafında örgütlenen bir psikiyatri ne işe yarar ki: Birey iyi olmadığında daima organik/biyolojik bir neden vardır ve o neden her zaman açıkça ortada olmayabilir. Bugün de psikiyatri bizleri son kertede buna ikna etmeye çalışıyor: Tüm zihinsel/duygusal süreçlerin fiziksel bir karşılığı bulunduğuna. Psikiyatrinin kaba bir materyalizme duyduğu bu ihtiyacı deşifre etmeyi asıl amacımız sayacağız. Ruhlarımıza ‘bir şey’ muamelesini uygun bulan, insanın asıl zenginliğini, yaratıcı potansiyellerini, tahayyül gücünü, hayal kurma yetisini fark etmeyen bir psikiyatriye mesafeli duracağız. Bugünkü psikiyatri ve psikolojinin asıl olarak patolojiye odaklanmış düşünüş ve kavramlarını soyutlayarak, insanı daha çok anlama çabasına tabi olacağız.

 

Zira psikiyatri/psikoloji patolojiyle sınırlı bir çerçevede kaldıkça, insanın üstün bir varlık olarak anlaşılması ufkundan uzaklaşmakta, o alanı nörolojik bilimlere terk etmekte, kendi konu, kavram ve nesnelerinin devasa zenginliğine ihanet etmektedir. Psikiyatriyi bu türden bir yörüngeye yerleştiren egemen paradigmayla uğraşacağız.

 

Teknolojinin ve başka bir düzeyde hızın mutlak bir öncelik kazandığı hayatlarımızda ruhun krizinden söz edeceğiz: Teknoloji ve hız hayatlarımızdan akıl almaz bir uzaklaşmayla daha çok ve yalnızca kendi yayılmalarını, genişlemelerini talep ediyorlar. Artık amaçlarını kaybetmiş  toplumlar söz konusu. Klinik açıdan depresyon, anksiyete, panik, obsesyon vb. olarak görünen ruh hallerinin tümü bir düzeyde, daha geniş bir ümitsizliğin görüngülerinden başka bir şey değil. Yani, bizleri bir ümide, bir hayale raptetmeye yarayan anlam ufuklarını kaybetmiş olmamızın görüngülerinden. Bu yüzden şimdiki zamanda hayatlarımızla uzlaşmak, hayatlarımızı kabul etmek daha çok zaman ve çaba gerektiriyor. Ne ki şu yeterince süfli meşguliyet halimiz ne o zamana ne de çabaya bir alan bırakıyor. Kendine bu dünyada bir ifade imkanı ve aracı bulamayan ve sadece bir acı kaynağı olarak görülen ruhlarımızdan soyunmak bizlere kalan yegane seçenek artık. Çünkü her şeye rağmen kendimizi ifade etme, bu dünyada kendimize bir yer edinme itkisi yatışmaz karakteriyle orada durdukça ve biz her seferinde yenilip, başarısız kaldıkça ruh acı çekiyor. O acıdan kaçınmanın biricik yolu, ruhlarımızı tecrit etmek ve dış görünüşlerimize daha çok tutunmaya çalışmak değil midir?  ‘Anti-aging’, uzun ve steril yaşam, estetik vb. uzmanlarının  bunca çoğalması hiç sebepsiz değil. Dahası, her şeyin, ilişkilerin, arkadaşlıkların, karşılaşmaların, muhabbetin, aşkın bunca ruhsuzlaşması da aynı kökten türemiyor mu?

 

Diğer yandan biz insan tekleri deneyimlerimizin biricikliği, benzersizliği duygusunu kaybetmiş haldeyiz. Artık bütün deneyimlerin aynı, türdeş sayıldığı bir ruh iklimini paylaşıyoruz. Uzmanlar ve televizyon bize  aşkın, özgür