|
BEHÇET AYSAN'SIZ TÜRKİYE
Ercan KESAL
2 Temmuz 1993 İstanbul’da, akşam üstü saatleriydi. Cihangir’de bir yokuşu yürüyerek çıkıyordum. Yokuşun başındaki apartmanın giriş dairesinin tüm pencereleri açılmış, salondaki televizyonun sesi sokakta yankılanıyordu. Televizyonda haberleri okuyan spikerin tok sesi arka arkaya bazı isimler sayıyordu. Gayrı ihtiyari durarak eve ve televizyona bakmaya başladım.
Bölük pörçük kelimelerden haberin ne olduğunu anlamaya çalışırken bir isim içimde tuhaf bir duygu uyandırdı. “Behçet Sefa Aysan” Behçet Sefa Aysan… Behçet Aysan… “Sefa” nerden çıktı? Behçet Abi’nin ismi niye okunuyor? Bu düşünceler galiba birkaç dakikamı aldı. Evin penceresine kadar yaklaşmış, salonda oturan adamı rahatsız edecek kadar cama doğru eğilmiştim.
1987 Ankara / Kapadokya Kafe/ Behçet Aysan - Ercan Kesal
Sivas’ta, Madımak Oteldeki yangında ölenlerin arasında şair, psikiyatr doktor Behçet Sefa Aysan da vardı. Behçet Abi yani…
(Devamı için muhabbet'e...) |
|
|
Ruhsallık alanında ülkemizdeki öncülerden biri olan Prof. Dr. Leyla ZİLELİ'yi kaybettik...
Bu alana yaptığı katkılar unutulmayacaktır. Hocamızı Gamze'nin incelikli sözleriyle uğurluyoruz...
Prof. Dr. Leyla Zileli, 24 Haziran 2008’de bizlerle son kez vedalaşıp hayatın başka bir evresine yolculuğa çıktı. Bu sözler ölümü inkar etmek gibi dursa da sevgili dostum Bülent Bilgili’nin aktardığı haliyle, “zamandan ve kültürden bağımsız olan ‘ebedi felsefe’ söyleminde HAYAT’ın yaşamı ve ölümü kapsayan bir süreç olduğu” düşüncesine dayanmaktadır.
Leyla Hanım’dan eğitim alma, hastası olma, mutluluğuna ermiş olan herkes “ayrılık” teması üzerinde çok durduğunu bilir. Zaman ve ölüm kavramları, anlattığı derslerde, verdiği süpervizyonlarda, analiz saatlerimizde sık sık baş köşede otururdu. Leyla Hanım, ölümün yalnızca somut bir kayıp olduğunu ne çok dile getirmiş... Yaşamlarının bir noktasında, kısa ya da uzun, Leyla Hanım’la koordinatları kesişmiş olan herkesin zihninde eminim O’nun şu sözleri yankılanmaktadır: “Hayatımızda önemli yere sahip olan insanlar öldükten sonra da bizle olmaya devam ederler”.
Ne kadar gayret edersem edeyim Prof. Dr. Leyla Zileli’yi tanımlamak için sarf ettiğim tüm sözcükler, kişiliği, meslekî yeteneği, öğretmenliğindeki üstün becerisi, tıbbı sanat olarak uygulayabilen nadir insanlardan biri olması, sabrı, sadeliği, alçakgönüllülüğü, hümanistliği ve hepsinden öte sevgisi karşısında eksik kalacaktır.
Leyla Hanım, sevgili hocası ve dostu Asia Katies’dan sık sık bahsederdi. Hep biraz gözleri dolarak, Asia’nın mezar taşında yazanların yazılabilecek en doğru sözcükler olduğunu söylerdi. Leyla Hanım’a göre, bu iki kelime iyi yaşanmış bir ömrün en sade ve en güzel özetiydi: “Sevdim ve sevildim”.
Prof. Dr. Leyla Zileli sevdi ve sevildi...
HAZİRAN GÜNDEMİ
Cemal DİNDAR
9 Haziran 2008
Ve formül basittir: neoliberalizm içirilmiş dindarlık eşittir kindarlıktır.
Her devlet dairesinde, bu işlerden canı yanmış bir arkadaşımın deyişiyle tuvalet görevlisini bile yandaşlardan seçme gayretini başka nasıl açıklarız?
Kindir.
Zülfiyarlarına dokunmuş olanları ekmeğinden etme gayretlerini siz duymadınız mı? En etkin baskı makinesinin maliye müfettişliği olduğunu bize AKP öğretmedi mi?
Nemrutluktur...
16 Haziran 2008
...İki gurup arasındaki temel tartışma, aynı ideolojiyle sahnelenen oyunda kimin ‘esas oğlan’ olduğu üzerinedir. Bir doktor olarak Sağlık Bakanlığı sahnesini biliyorum. Daha önce milliyetçi bir oyuncu gurubu oradaydı. Şimdi İslamcılar. Ve aynı hikaye özü itibariyle devam ediyor. Dahası türban tartışmasının en yakın tarihine bakın. Temel olarak başka bir ‘esas oğlan’ tartışması değil miydi? Biz de alkışlayacakmışız! AKP’nin oyununu bozmuşlar filan…
Bunları yazarken bir halkın birlikte yaşamasındaki en önemli duygu bağlarından ve özdeşleşme kanallarından biri olan yer bağına dayalı yurt ve yurttaş sevgisinden söz etmiyoruz.
Yine bunları yazarken toplumsal hayat için nice kardeşlik olanağı sunan dindarlığın ve inanmışlığın yücelticiliğinden de söz etmiyoruz. Her ikisinin de aklımızda ve kalbimizde yeri var.
Tam da bir toplum için birlikte yaşama yolunda önemli işlevler üstlenen bu iki dinamiğin ideolojik kötüye kullanımından söz ediyoruz. 12 Eylül hikayesi ve sola karşı yedeklendiği Türk-İslam sentezinin en iyi tariflerinden biri bu kötüye kullanmadır...
22 Haziran2008
....Avrupalılar şifreyi çözmüşler. Evet! “Türklere baskı iyi geliyor.” Başka nasıl “milliyetçi” olduğunu söyleyen ve bunu ana karakteri olarak sergilemekten haz duyan biri böylesi bir yengiden sonra yaptığı konuşmada tepeden tırnağa kibir giysisini giyer, üstelik ölçüsüz bir şekilde bir ulus olarak üzerimize boca eder? Duygusal idealizasyon tepe yaptığında akıl sıfır noktasına çekiliyor, işte. Bunu bir çadır gibi düşünelim. Büyük Türk Fatihinin egosu o çadırın direği. Direk göğe yaklaştıkça çadır büzüşüyor ve hemen hepimiz o çadırın dışına birbir itiliyoruz. Çadır içinde kalmak için susup bir köşede sessizce beyefendinin lütfettiği narsistik kırıntıları paylaşma gayretiyle baş başa kalmalıyız. Yoksa dışarıdayız.
Aynı şeyi futbolculara da yaptığından adım gibi eminim. Futbolcular da kendi meşreplerine göre bu baskıyı içselleştirmiş ya da içselleştirememiş olmalılar. Halil Altıntop’un açıklamasıydı sanırım. Terim varsa ben artık yoğum mealinde. Halil’in bu cümleyi söyleyebilecek denli kişilikli çıkmasının nedeni Türk futbol piyasasına mecbur olmaması, her sene nice şaibeye boyanan bu gayya kuyusuna uzaklığı. Öteki uçta Volkan’ın son dakikalarda Koller’e yaptığı var. Hangimiz bu davranışı akılla izah edebiliriz? Fakat Fatih Terim’le izah edebiliriz. Terim’in yüzündeki gerilimin aynısını kırmızı kartla atıldıktan sonra bedeniyle sergilemekten geri durmayan Volkan’da görmedik mi? Sizi bilmem ama bu ruh hali bana başka bir maçı ve oyuncuyu hatırlattı. Fatih Terim’in komutanlığında çıktığımız ve İsviçre ile savaştığımız meydan muharebesini. Bir de o maçta bu baskıyı taşıyamayıp kısa sürede penaltı yapıp iflas eden Alpay’ı...
29 Haziran 2008
...2 Temmuz’da insanların ömürlerinin ateşle ve dumanla boğulduğu yerde yine ateş yanıyor, yine duman tütüyor ve bazıları o kebapçıda kebap yiyebiliyorlar. Beni epeydir en çok ürküten şeylerden biri hazım sorunu yaşamayan midelerin bu ülkede giderek artması. Et kokulu bu iğrenç metaforun her gün tekrarlanması toplumsal barışı tehdit etmiyor da oranın müze olması tehdit edecek öyle mi? Kötülüğü toplumsal rıza ile gerekçelendirmek topluma yapılabilecek en büyük kötülük değil mi?..
(Yazıların tamamı için muhalefet'e...)
LUDWİG BİNSWANGER VE VAROLUŞ PSİKİYATRİSİ - DASEİNANALİZ
Alper HASANOĞLU
Ludwig Binswanger Daseinanaliz okulunun kurucusu ve varoluş psikiyatrisinin temel taşlarından biridir. Eserleri ve psikoterapi literatüründeki etkisi Binswanger’lerin psikiyatri geleneği bilindiğinde daha iyi anlaşılır. Büyükbaba Ludwig Binswanger Almanya Bayern’in Osterberg bölgesinde 1820 yılında dünyaya gelmişti ve zamanının psikiyatri elitine dahildi. 1857 yılında İsviçre’nin Kreuzlingen bölgesinde “Bellevue” adında bir psikiyatri kliniği kurdu. Hastaların ve terapistlerle ailelerinin aynı yerde yaşadığı bir klinikti burası ve bir başka örneği de yoktu. Tedavi edenle edilen arasındaki hiyerarşik ilişkinin yerini demokratik bir “varoluşsal karşılaşma”ya bıraktığı Daseinanaliz’in ilk sinyalleriydi bunlar. Bu nedenle ünü kısa sürede ülke sınırlarını aştı. 1880 yılında büyükbaba Binswanger’in ölümü üzerine kliniğin yönetimini en büyük oğul Robert Binswanger (1850-1910) üstlendi. Onun devrinde klinik, hastaların rahatsızlıklarının türü ve şiddetine göre farklı pavyonlarda barındırıldıkları ve tedavi edildikleri bir biçime dönüştü. O da ailesiyle birlikte klinikte yaşıyordu. Bellevue, bir çok binadan oluşan modern bir klinikti artık. Yüzyılın sonuna doğru o zamana kadar nöroloji yönelimli olan psikiyatrinin psikanalizle flörtü başladığında, Robert Binswanger de bu yönelime uzak kalmadı. Hatta Joseph Breuer’in 1880-1882 yıllarında Viyana’da tedavi ettiği, psikanaliz tarihinin ilk hastası olarak kabul edilen Bertha Pappenheim (Anna O.) bizzat Joseph Breuer tarafından Kreuzlingen’e sevk edilmişti.
(Devamı için malumat'a...)
MADUNLARIN KÜSTAHLIĞI
Mustafa Ö. SOYLU
I. EZİLEN VE DIŞLANANLARLA NEYİ TARTIŞABİLİRSİNİZ?
...Yorum bilgisi kuramın gerekirliğine ait bir kategoridir. “Dönüşüm” ise diyalektik yöntemin göremediği devrimci özne müdahalesini gerektirir. Yorumun işaret ettiği yasalarca belirlenmiş akılsallık içinde tarihin doğal gidişatının algısı, üretici güçlerin gelişmesinin akılcı ve özgürleşmiş bir topluma doğru olduğu düşüncesidir. Kapitalist üretim ilişkilerinden kurtulmuş kapitalist üretim güçlerinin özgür bir topluma ilerleyeceği yolundaki Marksist inanç kapitalist gelişmenin altında yatan örtük eğilimin özgürlüğe doğru olduğu yanılsamasını yaratır. Oysaki süreç her zaman daha fazla bütünleşmeye ve tahakküme yöneliktir. “Marksist tarih”, kapitalizmi, naif bir “özgürlüğün ilerleyişi” anlatısı içine yerleştirmiş, “Marksist diyalektik”te tarihi birleştirme ve bütünleştirme girişimi aracılığıyla teorik arka planı örmüştür. Marksizmden kopan liberal solun Marksizmden kopuş gerekçesi, kapitalizmde gördüğü ilerici yönse kopuşa da gerek yoktur....
II. MANÜPLE EDİLMİŞ ÖZGÜRLÜK MÜ?
ÖZGÜRLÜK-EŞİTLİK-ADALET Mİ?
...Liberal solun türban meselesiyle daha da belirginleşen tavrı “özgürlüklerin” salt istek ve arzularımızı tatmin biçimlerimizin önündeki engellerin kaldırılması ya da özgürlüğün devletin ideolojik aygıtlarınca şekillendirilen ve maniple edilen şey dışında “mutlak” bir kavram olarak algılanmasıdır. Bu görüş kendini Ahmet İnsel’de sosyalist olmasına karşın AKP önerisini “maalesef” imzalamadım şeklinde bir serzenişe ya da Hülya Kırmanoğlu’nda liberal demokrat ve İslamcılarda antiotoriter devlet karşıtı liberter biçimler keşfetmeye götürmektedir...
Türban sorunu mutlaklaştırılmış bir özgürlükler savunusu içinde değil, bu topraklardaki insanlara dayatılan ılımlı İslam projesinin kamusal alanda meşruluk ilanının simgesel ifadesi olarak görülmelidir. Siyasal islamın bu gericileştirme operasyonunu özgürlüklerin savunusu adına üstlenen liberal sola verilecek yanıt, solun özgürlükçü anlayışının eşitlik ve adalet kavramlarından sökülüp atılamayacağı gerçeğini hatırlatmak olacaktır.
III. "TEK YÖNLÜ YOL” dan HALA BİR ÇIKIŞ VAR MI?
...Eleştirel düşünce, artık varolanın acımasız eleştirisini yapamıyorsa; bu, gerçekle bağını yitiren öznenin yanında, onun gerçekle ilişkisinde, volan kayışı olan kuramın, uzun yıllardır Marks’ın bu sözcüğe verdiği anlamda bir ideolojiye, yani, gerçekliğe, onu aydınlatmak için değil de, örtmek ve imgeselde doğrulamak için bağlanan ve insanların bir şey söyleyip başka bir şey yapmalarına, olduklarından başka görünmelerine olanak sağlayan bir fikirler bütününe dönüşmesindendir. Tarihin bu aşamasında eleştirinin krizinden bahsedenler, devrimci Marksizmden yola çıkıp, Marksist olarak kalmakla, devrimci olarak kalmak arasında sıkışmıştır. Bugün, kapitalizmin ulaştığı boyut, üretim güçlerinin tarihin tüm dönemleri içindeki inanılmaz gelişimidir. Bir Marksist bugün, Marksist kalarak, yani “bir toplumun içerebileceği kadar çok üretim gücünün gelişmesinden önce asla ortadan kalkmayacağını” iddia ederek nasıl devrimci olunabileceğini açıklamak zorundadır. Marks’ın Kapitalde ortaya koyduğu bu ilerlemeci görüşün izini Hegel diyalektiğine kadar sürmek mümkündür. Bu iz “gerçek olan her şey akılsaldır” da ifadesini bulur. Bu düşünceyle bağını koparamayan Marksizm, akılsalcı bir felsefeyle tamamlanmış bilimci bir nesnellik boyutuna indirgenmiş durumdadır. Bilimci nesnelliğin önderliğindeki kuram için artık söz konusu olan dünyayı değiştirmek değil olsa olsa yorumlamaktır. Yorumun işaret ettiği bu akılsallık içinde tarihin doğal gidişatının algısı, üretici güçlerin gelişmesinin akılcı ve özgürleşmiş bir topluma doğru olduğu düşüncesidir. Bu noktada insanlığın ve aklın önceden belirlenmemiş ve karşı konulamaz hiç bir yenilgisi yoktur...
(Yazıların tamamı için muhalefet'e...)
BİLİNÇIŞI (3)
Erdoğan ÖZMEN
Şey-sunumu ve sözcük-sunumu, Freud’un metapsikolojik çalışmalarında iki sunum tipini ayırt etmek için kullandığı terimlerdir. Bunlar şeylerden türeyen ve esas olarak görsel olan ve sözcüklerden türeyen ve esas olarak işitsel olan sunumlardır. Freud için bilinç-öncesi - bilinç sistemi, şey-sunumlarının onlara karşılık gelen sözcük-sunumlarıyla kayıtlı olması olgusuyla karakterizedir. Bu durum, yalnızca şey-sunumlarının bulunduğu bilinçdışı sistemde söz konusu değildir: “Bilinçli sunum şey sunumuyla birlikte ona ait olan sözcük sunumunu kapsar, bilinçdışı sunum yalnızca şeyin sunumudur”...
(Tamamı için malumat'a...)
İNTİHAR:
Ölümün en büyük erken zaferi…
Truva atıyla çoban matı.
Azad GÜNDERCİ
...Hayat, “Yaşama dürtüsünü ve gerektiğinde yaşamını devam ettirmek, kendini tehlikelere karşı korumak için saldırganlık dürtüsünü, insanın beynine yükleyerek kendini yaşatır.” Doğada var olan tüm güzellikleri; aşkı, sevgiyi baharı, sanatı ve bilimi sunarak, ailevi bağları, dostluğu, arkadaşlığı, toplumsal ilişkileri güçlendirerek, dini inancı büyüterek, insanın hayatla olan bağlarını güçlendirir. Yüreğini, umutla doldurup geleceğe taşır. Böylece yeni canlar doğurtarak ölüm karşısındaki savaşta ayakta durur. Bilmeyi, sevmeyi; mücadele etmeyi öğütler.İnsanı, beynine yerleştirdiği yaşama güdüsüyle; nesillerini devam ettirmeleri için güçlü dürtülerle donatmıştır.
Ölümün ise en büyük amacı: Bu dürtüleri yok etmek ve hayatı aldığı canlarla yenilgiye uğratmaktır. İnsanın, doğumdan başlayarak yaşama sevincini elinden almaya çalışır. Ölüm, doğumu, zorlaştırıp hastalıklar yayarak, doğal afetler yaratarak, saldırganlık dürtüsünü körükleyip yıkıcı davranışları ortaya çıkararak, bireyler ve toplumlar arasındaki ilişkileri bozarak, cinayetlere, kazalara, savaşlara nedenler hazırlayıp, hayata bağlı iplere darbeler indirir, doğal olmayan ölümlere, yol açar...
(Devamı için muhabbet'e...)
ARŞİV >
temmuz 2007
o küçük, büyülü nesneleri kıskançlığın - erdoğan özmen bir tutam tuz, birkaç kibrit - ercan kesal madlen kurabiyeleri - erhan ata behçet abi’siz türkiye - ercan kesal
babalar ve oğullar - erdoğan özmen türkiye’de şizofreni derneklerinin gelişim süreci - ercan kesal ruhun zamanı - erdoğan özmen yaşamın eksilen büyüsü - oya arca psikiyatrik rahatsızlıklarda zaman - hakan atalay
enternasyonal curnal oh ruhkurtarma - konuk yazarlar sorunlarım - konuk yazarlar portakal-orda-kal - konuk yazarlar payımı aldım... - konuk yazarlar
jet bakan bakırköy’de... - r.t.b.
kovel’in “tarih ve tin”i* - hakan atalay
ağustos 2007
haikailer - konuk yazarlar ben nerede kalırım - ercan kesal madlen kurabiyeleri - erhan ata o küçük, büyülü nesneleri kıskançlığın - erdoğan özmen avuçlarımla toprak yemişim - cemal dindar bir tutam tuz, birkaç kibrit - ercan kesal behçet abi'siz türkiye - ercan kesal
katatonik şizofrenler - konuk yazarlar cemal dindar'dan recep tayyip erdoğan'ın psiko-biyografisi: güçlüye bi'at, güçsüze öfke - cemal dindar röportaj: erdoğan’ın hikâyesi bir türkiye hikâyesidir emine dolmacı - cemal dindar psikiyatrik rahatsızlıklarda zaman - hakan atalay babalar ve oğulları - erdoğan özmen ruhun zamanı - erdoğan özmen türkiye’de psikiyatrinin işleyişi ve işlevi* - cemal dindar türkiye’de şizofreni derneklerinin gelişim süreci - ercan kesal geri dön! herşey affedildi - konuk yazarlar
biz, kim(ler)iz? - konuk yazarlar enternasyonal curnal oh ruhkurtarma - konuk yazarlar sorunlarım - konuk yazarlar portakal-orda-kal - konuk yazarlar payımı aldım... - konuk yazarlar sağlığın gaspı - konuk yazarlar
kazancı bedih / pir'in ardından... - cemal dindar
eylül 2007
maneviyat ve ruh sağlığı 1 - cengiz güleç hiç derdim değilsin, olmadın da… - ercan kesal kim görür kanadığını - ercan kesal
göç psikolojisi - konuk yazarlar ruhun zamanı (1) - erdoğan özmen freud ve shakespeare’in kimliği tartışması - konuk yazarlar yas içinde göçebenin türküsü: cemal süreya'nın ‘şiire dahil' hayatı ve şiiri üzerine bir inceleme - cemal dindar iki göç bir yangın - yavuz erten psikanalizin sanatsal yaratıcılığı anlama çabası: mozart* - gamze özçürümez ontopsikoloji ve ruh sağlığı - cengiz güleç
psikiyatrinin sınırı - erdoğan özmen postmodern başkentte dizanteri* -- konuk yazarlar
küreselleştirmenin dayattığı yeni bir küresel bilgelik arayışları - konuk yazarlar
ekim 2007
psikanaliz oda dışına çıkınca - yavuz erten çöküşten sonra utanç ve kibir - yavuz erten düş çalışması üzerine - erdoğan özmen
aşındırma denemeleri - konuk yazarlar fılmlerın terapıde kullanımları - konuk yazarlar politik psikolojinin cinleri - cemal dindar psikiyatrinin sınırı - erdoğan özmen
kasım 2007
Sumer’den Postmodern topluma, Mitoslardan Psikanalize Ruhsallık / Afşar TİMUÇİN. Yavuz ERTEN. Oya Arca. Zeki COŞKUN. - Cemal Dindar MELANKOLİ/ ÇOCUKLUK - Erdoğan Özmen
ruh kavramının tarihsel gelişimi -afşar timuçin yaşamın eksilen büyüsü - oya arca
insanoğlu, zamanın bu mahpusu... - zeki coşkun
psikiyatri ve psikolojinin ideolojik kullanımına dair... - cemal dindar psikiyatrinin tersten okunuşu - alper hasanoğlu lacan, ayna evresi, ve marx - erdoğan özmen
aralık 2007
simsiyah leylekler / adil üçok 60'lı yıllarda bakırköy'de yatmış olanlar tartışmış: sigara ruh sağlığımıza faydalı mı, zararlı mı? - oral takıntılarımız: mesela okumak / alper hasanoğlu
kafka’ nın paranoyası ya da paranoid zihniyet dünyası - erdoğan özmen bakırköy'den portreler: hüseyin bal/ latif alpkan hayat mücadelesi / b.u.
şizofrenlerin mesleki rehabilitasyonu - ercan kesal hayat üçlemesi: intihar, aşk, cansıkıntısı / alper hasanoğlu
nal - cemal dindar dağın yükü / mustafa k. delilik üstüne bir deneme/aslan d.
hasta / r.g.ö.
ocak 2008
kurtlarla koşan kadınlar - hakan atalay çok mu zordu? - ercan kesal psikoterapistin özel hayatı - konuk yazarlar psikiyatrist cemal dindar: bakırköy'ün aurası / erkan doğanay - cemal dindar
düşler ve düşlerin yorumu üzerine - erdoğan özmen
mezopotamya kimliği - cemal dindar
londra-paris-newyork / i.i. - konuk yazarlar
“aynalar koridorunda aşk” – m. ulusoy - hakan atalay çocuk üzerinde dikkatler/ahmet hamdi tanpınar - konuk yazarlar bir eğitim kongresi ve düşündürdükleri /cavit orhan tütengil - konuk yazarlar
şubat 2008
ocak’08 itibariyle türkiye’nin ruh hali / akıl defteri marquez - hakan atalay bellek, travma ve toplumsal değişme - erdoğan özmen
hep zenci bir beyaz - zeki coşkun 'nal'lamanın edebiyatı - cemal dindar ocak'08 akıl defterine giriş - konuk yazarlar nedir şu depresyon - erdoğan özmen şizofrenlerden akıl alın - ercan kesal
türban, imam hatipler ve başbakanın kişisel öyküsü - cemal dindar bizi hayata dirençli kılan duygumuz: utanç / alper hasanoğlu
mart 2008
bikini, jartiyer, kırbaç - zeki coşkun tıp etiği ve hekimlik - ercan kesal aşk eski bir yalan âdem’le havva’dan kalan / ayşegül sütçü yıldırım
içimizdeki şiddet /alper hasanoğlu toplumumuzdaki erkeklik kimliği üzerine ... 'babamın sazının önünde oynadım, başkasının değil' - cemal dindar haddini bilmez aşk - gamze özçürümez tarih ve psikanaliz - erdoğan özmen
hormonlu mizah - zeki coşkun şiddet ideoloji giyinmiş saldırganlıktır - cemal dindar istatistik ve skor çağı - erdoğan özmen
bakırköy!...) den (üsküdar!...) a hasret / r.g.ö.
|