Ana Sayfa
İçindekiler (Bu sayıda)
Muhabbet
Malumat
Muhalefet
Şiirofreni
İyi kitaplar / İyi İnsanlar
Linkler
Ayrıntılı Arama
Arşiv
Kitaplık
Fotoğrafhane
Künye
İletişim









 
Son güncellenme: 5 Temmuz 2008
 

 

BEHÇET AYSAN'SIZ TÜRKİYE

Ercan KESAL

       2 Temmuz 1993 İstanbul’da, akşam üstü saatleriydi. Cihangir’de bir yokuşu yürüyerek çıkıyordum. Yokuşun başındaki apartmanın giriş dairesinin tüm pencereleri açılmış, salondaki televizyonun sesi sokakta yankılanıyordu. Televizyonda haberleri okuyan spikerin tok sesi arka arkaya bazı isimler sayıyordu. Gayrı ihtiyari durarak eve ve televizyona bakmaya başladım.

        Bölük pörçük kelimelerden haberin ne olduğunu anlamaya çalışırken bir isim içimde tuhaf bir duygu uyandırdı. “Behçet Sefa Aysan” Behçet Sefa Aysan… Behçet Aysan… “Sefa” nerden çıktı? Behçet Abi’nin ismi niye okunuyor? Bu düşünceler galiba birkaç dakikamı aldı. Evin penceresine kadar yaklaşmış, salonda oturan adamı rahatsız edecek kadar cama doğru eğilmiştim.

      

 1987 Ankara / Kapadokya Kafe/ Behçet Aysan - Ercan Kesal

 

Sivas’ta, Madımak Oteldeki yangında ölenlerin arasında şair, psikiyatr doktor Behçet Sefa Aysan da vardı. Behçet Abi yani…

(Devamı için muhabbet'e...)

 

 

 

 

Ruhsallık alanında ülkemizdeki öncülerden biri olan Prof. Dr. Leyla ZİLELİ'yi kaybettik...

 

 Bu alana yaptığı katkılar unutulmayacaktır. Hocamızı Gamze'nin  incelikli sözleriyle uğurluyoruz...

 

 

        Prof. Dr. Leyla Zileli, 24 Haziran 2008’de bizlerle son kez vedalaşıp hayatın başka bir evresine yolculuğa çıktı. Bu sözler ölümü inkar etmek gibi dursa da sevgili dostum Bülent Bilgili’nin aktardığı haliyle, “zamandan ve kültürden bağımsız olan ‘ebedi felsefe’ söyleminde HAYAT’ın yaşamı ve ölümü kapsayan bir süreç olduğu” düşüncesine dayanmaktadır.

 

        Leyla Hanım’dan eğitim alma, hastası olma, mutluluğuna ermiş olan herkes “ayrılık” teması üzerinde çok durduğunu bilir. Zaman ve ölüm kavramları, anlattığı derslerde, verdiği süpervizyonlarda, analiz saatlerimizde sık sık baş köşede otururdu. Leyla Hanım, ölümün yalnızca somut bir kayıp olduğunu ne çok dile getirmiş... Yaşamlarının bir noktasında, kısa ya da uzun, Leyla Hanım’la koordinatları kesişmiş olan herkesin zihninde eminim O’nun şu sözleri yankılanmaktadır: “Hayatımızda önemli yere sahip olan insanlar öldükten sonra da bizle olmaya devam ederler”.

 

        Ne kadar gayret edersem edeyim Prof. Dr. Leyla Zileli’yi tanımlamak için sarf ettiğim tüm sözcükler, kişiliği, meslekî yeteneği, öğretmenliğindeki üstün becerisi, tıbbı sanat olarak uygulayabilen nadir insanlardan biri olması, sabrı, sadeliği, alçakgönüllülüğü, hümanistliği ve hepsinden öte sevgisi karşısında eksik kalacaktır.

 

       Leyla Hanım, sevgili hocası ve dostu Asia Katies’dan sık sık bahsederdi. Hep biraz gözleri dolarak, Asia’nın mezar taşında yazanların yazılabilecek en doğru sözcükler olduğunu söylerdi. Leyla Hanım’a göre, bu iki kelime iyi yaşanmış bir ömrün en sade ve en güzel özetiydi: “Sevdim ve sevildim”.

 

Prof. Dr. Leyla Zileli sevdi ve sevildi...     

 

 

 

HAZİRAN GÜNDEMİ

 

Cemal DİNDAR

 

                                                                             9 Haziran 2008

Ve formül basittir: neoliberalizm içirilmiş dindarlık eşittir kindarlıktır.

Her devlet dairesinde, bu işlerden canı yanmış bir arkadaşımın deyişiyle tuvalet görevlisini bile yandaşlardan seçme gayretini başka nasıl açıklarız?

Kindir.

Zülfiyarlarına dokunmuş olanları ekmeğinden etme gayretlerini siz duymadınız mı? En etkin baskı makinesinin maliye müfettişliği olduğunu bize AKP öğretmedi mi?

 

Nemrutluktur... 

                                                                              16 Haziran 2008

  ...İki gurup arasındaki temel tartışma, aynı ideolojiyle sahnelenen oyunda kimin ‘esas oğlan’ olduğu üzerinedir. Bir doktor olarak Sağlık Bakanlığı sahnesini biliyorum. Daha önce milliyetçi bir oyuncu gurubu oradaydı. Şimdi İslamcılar. Ve aynı hikaye özü itibariyle devam ediyor. Dahası türban tartışmasının en yakın tarihine bakın. Temel olarak başka bir ‘esas oğlan’ tartışması değil miydi? Biz de alkışlayacakmışız! AKP’nin oyununu bozmuşlar filan…

 

Bunları yazarken bir halkın birlikte yaşamasındaki en önemli duygu bağlarından ve özdeşleşme kanallarından biri olan yer bağına dayalı yurt ve yurttaş sevgisinden söz etmiyoruz.

 

Yine bunları yazarken toplumsal hayat için nice kardeşlik olanağı sunan dindarlığın ve inanmışlığın yücelticiliğinden de söz etmiyoruz. Her ikisinin de aklımızda ve kalbimizde yeri var.

 

Tam da bir toplum için birlikte yaşama yolunda önemli işlevler üstlenen bu iki dinamiğin ideolojik kötüye kullanımından söz ediyoruz. 12 Eylül hikayesi ve sola karşı yedeklendiği Türk-İslam sentezinin en iyi tariflerinden biri bu kötüye kullanmadır...

 

                                                                        22 Haziran2008

....Avrupalılar şifreyi çözmüşler. Evet! “Türklere baskı iyi geliyor.” Başka nasıl “milliyetçi” olduğunu söyleyen ve bunu ana karakteri olarak sergilemekten haz duyan biri böylesi bir yengiden sonra yaptığı konuşmada tepeden tırnağa kibir giysisini giyer, üstelik ölçüsüz bir şekilde bir ulus olarak üzerimize boca eder? Duygusal idealizasyon tepe yaptığında akıl sıfır noktasına çekiliyor, işte. Bunu bir çadır gibi düşünelim. Büyük Türk Fatihinin egosu o çadırın direği. Direk göğe yaklaştıkça çadır büzüşüyor ve hemen hepimiz o çadırın dışına birbir itiliyoruz. Çadır içinde kalmak için susup bir köşede sessizce beyefendinin lütfettiği narsistik kırıntıları paylaşma gayretiyle baş başa kalmalıyız. Yoksa dışarıdayız.

 

Aynı şeyi futbolculara da yaptığından adım gibi eminim. Futbolcular da kendi meşreplerine göre bu baskıyı içselleştirmiş ya da içselleştirememiş olmalılar. Halil Altıntop’un açıklamasıydı sanırım. Terim varsa ben artık yoğum mealinde. Halil’in bu cümleyi söyleyebilecek denli kişilikli çıkmasının nedeni Türk futbol piyasasına mecbur olmaması, her sene nice şaibeye boyanan bu gayya kuyusuna uzaklığı. Öteki uçta Volkan’ın son dakikalarda Koller’e yaptığı var. Hangimiz bu davranışı akılla izah edebiliriz? Fakat Fatih Terim’le izah edebiliriz. Terim’in yüzündeki gerilimin aynısını kırmızı kartla atıldıktan sonra bedeniyle sergilemekten geri durmayan Volkan’da görmedik mi?  Sizi bilmem ama bu ruh hali bana başka bir maçı ve oyuncuyu hatırlattı. Fatih Terim’in komutanlığında çıktığımız ve İsviçre ile savaştığımız meydan muharebesini. Bir de o maçta bu baskıyı taşıyamayıp kısa sürede penaltı yapıp iflas eden Alpay’ı...

 

                                                                                 29 Haziran 2008

...2 Temmuz’da insanların ömürlerinin ateşle ve dumanla boğulduğu yerde yine ateş yanıyor, yine duman tütüyor ve bazıları o kebapçıda kebap yiyebiliyorlar. Beni epeydir en çok ürküten şeylerden biri hazım sorunu yaşamayan midelerin bu ülkede giderek artması. Et kokulu bu iğrenç metaforun her gün tekrarlanması toplumsal barışı tehdit etmiyor da oranın müze olması tehdit edecek öyle mi? Kötülüğü toplumsal rıza ile gerekçelendirmek topluma yapılabilecek en büyük kötülük değil mi?.. 

 

(Yazıların tamamı için muhalefet'e...)

 

 

 

 

LUDWİG BİNSWANGER VE VAROLUŞ PSİKİYATRİSİ - DASEİNANALİZ

 

Alper HASANOĞLU

  

           Ludwig Binswanger Daseinanaliz okulunun kurucusu ve varoluş psikiyatrisinin temel taşlarından biridir.  Eserleri ve psikoterapi literatüründeki etkisi Binswanger’lerin psikiyatri geleneği bilindiğinde daha iyi anlaşılır. Büyükbaba Ludwig Binswanger Almanya Bayern’in Osterberg bölgesinde 1820 yılında dünyaya gelmişti ve zamanının psikiyatri elitine dahildi. 1857 yılında İsviçre’nin Kreuzlingen bölgesinde “Bellevue” adında bir psikiyatri kliniği kurdu. Hastaların ve terapistlerle ailelerinin aynı yerde yaşadığı bir klinikti burası ve bir başka örneği de yoktu. Tedavi edenle edilen arasındaki hiyerarşik ilişkinin yerini demokratik bir “varoluşsal karşılaşma”ya bıraktığı  Daseinanaliz’in ilk sinyalleriydi bunlar.  Bu nedenle ünü kısa sürede ülke sınırlarını aştı. 1880 yılında büyükbaba Binswanger’in ölümü üzerine kliniğin yönetimini en büyük oğul Robert Binswanger (1850-1910) üstlendi. Onun devrinde klinik, hastaların rahatsızlıklarının türü ve şiddetine göre farklı pavyonlarda barındırıldıkları  ve tedavi edildikleri bir biçime dönüştü. O da ailesiyle birlikte klinikte yaşıyordu. Bellevue, bir çok binadan oluşan modern bir klinikti artık.
Yüzyılın sonuna doğru o zamana kadar nöroloji yönelimli olan psikiyatrinin psikanalizle flörtü başladığında, Robert Binswanger de bu yönelime uzak kalmadı. Hatta Joseph Breuer’in 1880-1882 yıllarında Viyana’da tedavi ettiği, psikanaliz tarihinin ilk hastası olarak kabul edilen Bertha Pappenheim (Anna O.) bizzat Joseph Breuer tarafından Kreuzlingen’e sevk edilmişti.

 

(Devamı için malumat'a...)

 

MADUNLARIN KÜSTAHLIĞI

 

Mustafa Ö. SOYLU

 

 

I. EZİLEN VE DIŞLANANLARLA NEYİ TARTIŞABİLİRSİNİZ?

 

...Yorum bilgisi kuramın gerekirliğine ait bir kategoridir. “Dönüşüm” ise diyalektik yöntemin göremediği devrimci özne müdahalesini gerektirir. Yorumun işaret ettiği yasalarca belirlenmiş akılsallık içinde tarihin doğal gidişatının algısı, üretici güçlerin gelişmesinin akılcı ve özgürleşmiş bir topluma doğru olduğu düşüncesidir.  Kapitalist üretim ilişkilerinden kurtulmuş kapitalist üretim güçlerinin özgür bir topluma ilerleyeceği yolundaki Marksist inanç kapitalist gelişmenin altında yatan örtük eğilimin özgürlüğe doğru olduğu yanılsamasını yaratır. Oysaki süreç her zaman daha fazla bütünleşmeye ve tahakküme yöneliktir. “Marksist tarih”, kapitalizmi, naif bir “özgürlüğün ilerleyişi” anlatısı içine yerleştirmiş, “Marksist diyalektik”te tarihi birleştirme ve bütünleştirme girişimi aracılığıyla teorik arka planı örmüştür. Marksizmden kopan liberal solun Marksizmden kopuş gerekçesi,  kapitalizmde gördüğü ilerici yönse kopuşa da gerek yoktur.... 

 

II. MANÜPLE EDİLMİŞ ÖZGÜRLÜK MÜ?

     ÖZGÜRLÜK-EŞİTLİK-ADALET Mİ?

 

...Liberal solun türban meselesiyle daha da belirginleşen tavrı “özgürlüklerin” salt istek ve arzularımızı tatmin biçimlerimizin önündeki engellerin kaldırılması ya da özgürlüğün devletin ideolojik aygıtlarınca şekillendirilen ve maniple edilen şey dışında “mutlak” bir kavram olarak algılanmasıdır. Bu görüş kendini Ahmet İnsel’de sosyalist olmasına karşın AKP önerisini “maalesef” imzalamadım şeklinde bir serzenişe ya da Hülya Kırmanoğlu’nda liberal demokrat ve İslamcılarda antiotoriter devlet karşıtı liberter biçimler keşfetmeye götürmektedir...

 

Türban sorunu mutlaklaştırılmış bir özgürlükler savunusu içinde değil, bu topraklardaki insanlara dayatılan ılımlı İslam projesinin kamusal alanda meşruluk ilanının simgesel ifadesi olarak görülmelidir. Siyasal islamın bu gericileştirme operasyonunu özgürlüklerin savunusu adına üstlenen liberal sola verilecek yanıt, solun özgürlükçü anlayışının eşitlik ve adalet kavramlarından sökülüp atılamayacağı gerçeğini hatırlatmak olacaktır.

 

III. "TEK YÖNLÜ YOL” dan HALA BİR ÇIKIŞ VAR MI?

 

...Eleştirel düşünce, artık varolanın acımasız eleştirisini yapamıyorsa; bu, gerçekle bağını yitiren öznenin yanında, onun gerçekle ilişkisinde, volan kayışı olan kuramın, uzun yıllardır Marks’ın bu sözcüğe verdiği anlamda bir ideolojiye, yani, gerçekliğe, onu aydınlatmak için değil de, örtmek ve imgeselde doğrulamak için bağlanan ve insanların bir şey söyleyip başka bir şey yapmalarına, olduklarından başka görünmelerine olanak sağlayan bir fikirler bütününe dönüşmesindendir. Tarihin bu aşamasında eleştirinin krizinden bahsedenler, devrimci Marksizmden yola çıkıp, Marksist olarak kalmakla, devrimci olarak kalmak arasında sıkışmıştır. Bugün, kapitalizmin ulaştığı boyut, üretim güçlerinin tarihin tüm dönemleri içindeki inanılmaz gelişimidir. Bir Marksist bugün, Marksist kalarak, yani “bir toplumun içerebileceği kadar çok üretim gücünün gelişmesinden önce asla ortadan kalkmayacağını” iddia ederek nasıl devrimci olunabileceğini açıklamak zorundadır. Marks’ın Kapitalde ortaya koyduğu bu ilerlemeci  görüşün izini Hegel diyalektiğine kadar sürmek mümkündür. Bu iz “gerçek olan her şey akılsaldır” da ifadesini bulur. Bu düşünceyle bağını koparamayan Marksizm, akılsalcı bir felsefeyle tamamlanmış bilimci bir nesnellik boyutuna indirgenmiş durumdadır. Bilimci nesnelliğin önderliğindeki kuram için artık söz konusu olan dünyayı değiştirmek değil olsa olsa yorumlamaktır. Yorumun işaret ettiği bu akılsallık içinde tarihin doğal gidişatın algı, üretici güçlerin gelişmesinin  akılcı ve özgürleşmiş bir topluma doğru olduğuşüncesidir. Bu noktada insanlığın ve aklın önceden belirlenmemiş ve karşı konulamaz hiç bir yenilgisi yoktur...

(Yazıların tamamı için muhalefet'e...)

 

BİLİNÇIŞI (3)

 

Erdoğan ÖZMEN

 

          Şey-sunumu ve sözcük-sunumu, Freud’un metapsikolojik çalışmalarında iki sunum tipini ayırt etmek için kullandığı terimlerdir. Bunlar şeylerden türeyen ve esas olarak görsel olan ve sözcüklerden türeyen ve esas olarak işitsel olan sunumlardır. Freud için bilinç-öncesi - bilinç sistemi, şey-sunumlarının onlara karşılık gelen sözcük-sunumlarıyla kayıtlı olması olgusuyla karakterizedir. Bu durum, yalnızca şey-sunumlarının bulunduğu bilinçdışı sistemde söz konusu değildir: “Bilinçli sunum şey sunumuyla birlikte ona ait olan sözcük sunumunu kapsar, bilinçdışı sunum yalnızca şeyin sunumudur”...

 

 

(Tamamı için malumat'a...)

 

İNTİHAR:  

               Ölümün en büyük erken zaferi… 

                    Truva atıyla çoban matı.

 

 

 Azad GÜNDERCİ

  

 ...Hayat, “Yaşama dürtüsünü ve gerektiğinde yaşamını devam ettirmek, kendini tehlikelere karşı korumak için saldırganlık dürtüsünü, insanın beynine yükleyerek kendini yaşatır.”  Doğada var olan tüm güzellikleri; aşkı, sevgiyi baharı, sanatı ve bilimi sunarak, ailevi bağları, dostluğu, arkadaşlığı, toplumsal ilişkileri güçlendirerek, dini inancı büyüterek, insanın hayatla olan bağlarını güçlendirir. Yüreğini, umutla doldurup geleceğe taşır. Böylece yeni canlar doğurtarak ölüm karşısındaki savaşta ayakta durur. Bilmeyi, sevmeyi; mücadele etmeyi öğütler.İnsanı, beynine yerleştirdiği yaşama güdüsüyle; nesillerini devam ettirmeleri için güçlü dürtülerle donatmıştır.

 

   Ölümün ise en büyük amacı: Bu dürtüleri yok etmek ve hayatı aldığı canlarla yenilgiye uğratmaktır. İnsanın, doğumdan başlayarak yaşama sevincini elinden almaya çalışır.  Ölüm, doğumu, zorlaştırıp hastalıklar yayarak, doğal afetler yaratarak, saldırganlık dürtüsünü körükleyip yıkıcı davranışları ortaya çıkararak, bireyler ve toplumlar arasındaki ilişkileri bozarak, cinayetlere, kazalara, savaşlara nedenler hazırlayıp,  hayata bağlı iplere darbeler indirir,  doğal olmayan ölümlere, yol açar...

 

(Devamı için muhabbet'e...)

 

ARŞİV >

 

 

temmuz 2007

 

 

o küçük, büyülü nesneleri kıskançlığın - erdoğan özmen
bir tutam tuz, birkaç kibrit - ercan kesal
madlen kurabiyeleri - erhan ata
behçet abi’siz türkiye - ercan kesal

babalar ve oğullar - erdoğan özmen
türkiye’de şizofreni derneklerinin gelişim süreci - ercan kesal
ruhun zamanı - erdoğan özmen
yaşamın eksilen büyüsü - oya arca
psikiyatrik rahatsızlıklarda zaman - hakan atalay

enternasyonal curnal oh ruhkurtarma - konuk yazarlar
sorunlarım - konuk yazarlar
portakal-orda-kal  - konuk yazarlar
payımı aldım... - konuk yazarlar

jet bakan bakırköy’de... - r.t.b.

kovel’in “tarih ve tin”i* - hakan atalay

 

 

ağustos 2007

 

 

haikailer - konuk yazarlar
ben nerede kalırım - ercan kesal
madlen kurabiyeleri  - erhan ata
o küçük, büyülü nesneleri kıskançlığın - erdoğan özmen
avuçlarımla toprak yemişim - cemal dindar
bir tutam tuz, birkaç kibrit - ercan kesal
behçet abi'siz türkiye - ercan kesal

katatonik şizofrenler - konuk yazarlar
cemal dindar'dan recep tayyip erdoğan'ın psiko-biyografisi: güçlüye bi'at, güçsüze öfke - cemal dindar
röportaj: erdoğan’ın hikâyesi bir türkiye hikâyesidir emine dolmacı - cemal dindar
psikiyatrik rahatsızlıklarda zaman - hakan atalay
babalar ve oğulları - erdoğan özmen
ruhun zamanı - erdoğan özmen
türkiye’de psikiyatrinin işleyişi ve işlevi* - cemal dindar
türkiye’de şizofreni derneklerinin gelişim süreci - ercan kesal
geri dön! herşey affedildi - konuk yazarlar

biz, kim(ler)iz?  - konuk yazarlar
enternasyonal curnal oh ruhkurtarma  - konuk yazarlar
sorunlarım  - konuk yazarlar
portakal-orda-kal  - konuk yazarlar
payımı aldım...  - konuk yazarlar
sağlığın gaspı - konuk yazarlar

 kazancı bedih / pir'in ardından... - cemal dindar

 

 

 

eylül 2007

 

 

maneviyat ve ruh sağlığı 1 - cengiz güleç
hiç derdim değilsin, olmadın da… - ercan kesal
kim görür kanadığını - ercan kesal

 göç psikolojisi - konuk yazarlar
ruhun zamanı (1) - erdoğan özmen
freud ve shakespeare’in kimliği tartışması - konuk yazarlar
yas içinde göçebenin türküsü: cemal süreya'nın ‘şiire dahil' hayatı ve şiiri üzerine bir inceleme  - cemal dindar
iki göç bir yangın - yavuz erten
psikanalizin sanatsal yaratıcılığı anlama çabası: mozart* - gamze özçürümez
ontopsikoloji ve ruh sağlığı - cengiz güleç

psikiyatrinin sınırı - erdoğan özmen
postmodern başkentte dizanteri* -- konuk yazarlar

küreselleştirmenin dayattığı yeni bir küresel bilgelik arayışları - konuk yazarlar

 

 

 

ekim 2007

 

 

psikanaliz oda dışına çıkınca - yavuz erten
çöküşten sonra utanç ve kibir - yavuz erten
düş çalışması üzerine - erdoğan özmen

aşındırma denemeleri - konuk yazarlar
fılmlerın terapıde kullanımları - konuk yazarlar
politik psikolojinin cinleri - cemal dindar
psikiyatrinin sınırı - erdoğan özmen

 

 

 

kasım 2007

 

Sumer’den Postmodern topluma, Mitoslardan Psikanalize Ruhsallık / Afşar TİMUÇİN. Yavuz ERTEN. Oya Arca. Zeki COŞKUN.  - Cemal Dindar
MELANKOLİ/ ÇOCUKLUK - Erdoğan Özmen

ruh kavramının tarihsel gelişimi -afşar timuçin
yaşamın eksilen büyüsü - oya arca

insanoğlu, zamanın bu mahpusu... - zeki coşkun

psikiyatri ve psikolojinin ideolojik kullanımına dair... - cemal dindar
psikiyatrinin tersten okunuşu - alper hasanoğlu
lacan, ayna evresi, ve marx - erdoğan özmen

 

 

aralık 2007

 

 

simsiyah leylekler / adil üçok 
60'lı yıllarda bakırköy'de yatmış olanlar tartışmış: sigara ruh sağlığımıza faydalı mı, zararlı mı? - 
oral takıntılarımız: mesela okumak / alper hasanoğlu 

kafka’ nın paranoyası ya da paranoid zihniyet dünyası - erdoğan özmen
bakırköy'den portreler: hüseyin bal/ latif alpkan
hayat mücadelesi / b.u.

şizofrenlerin mesleki rehabilitasyonu - ercan kesal
hayat üçlemesi: intihar, aşk, cansıkıntısı / alper hasanoğlu 

nal - cemal dindar
dağın yükü / mustafa k. 
delilik üstüne bir deneme/aslan d. 

hasta / r.g.ö.

 

 

  ocak 2008

kurtlarla koşan kadınlar - hakan atalay
çok mu zordu? - ercan kesal
psikoterapistin özel hayatı - konuk yazarlar
psikiyatrist cemal dindar: bakırköy'ün aurası / erkan doğanay - cemal dindar

düşler ve düşlerin yorumu üzerine - erdoğan özmen

mezopotamya kimliği - cemal dindar

londra-paris-newyork / i.i. - konuk yazarlar

“aynalar koridorunda aşk” – m. ulusoy - hakan atalay
çocuk üzerinde dikkatler/ahmet hamdi tanpınar - konuk yazarlar
bir eğitim kongresi ve düşündürdükleri /cavit orhan tütengil - konuk yazarlar

 

 

 

şubat 2008

 

ocak’08 itibariyle türkiye’nin ruh hali / akıl defteri 
marquez - hakan atalay
bellek, travma ve toplumsal değişme - erdoğan özmen

hep zenci bir beyaz  - zeki coşkun
'nal'lamanın edebiyatı  - cemal dindar
ocak'08 akıl defterine giriş - konuk yazarlar
nedir şu depresyon - erdoğan özmen
şizofrenlerden akıl alın - ercan kesal

türban, imam hatipler ve başbakanın kişisel öyküsü - cemal dindar
bizi hayata dirençli kılan duygumuz: utanç / alper hasanoğlu 

 

 mart 2008

bikini, jartiyer, kırbaç - zeki coşkun
tıp etiği ve hekimlik  - ercan kesal
aşk eski bir yalan âdem’le havva’dan kalan / ayşegül sütçü yıldırım 

içimizdeki şiddet /alper hasanoğlu  
toplumumuzdaki erkeklik kimliği üzerine ... 'babamın sazının önünde oynadım, başkasının değil' - cemal dindar
haddini bilmez aşk - gamze özçürümez
tarih ve psikanaliz  - erdoğan özmen

hormonlu mizah - zeki coşkun
şiddet ideoloji giyinmiş saldırganlıktır - cemal dindar
istatistik ve skor çağı - erdoğan özmen

bakırköy!...) den (üsküdar!...) a hasret / r.g.ö. 

 

ARŞİV > Nisan 2008
 
İpin ucundaki ülkem - Ercan Kesal
âşık kime âşık? / Ayşegül SÜTÇÜ YILDIRIM 
Batılı Terapi Doğulu Bireye Ne Sunabilir? - Alper Hasanoğlu
on bin yılın nefesi: Anadolu ruhsallığı  - Cemal Dindar
fantazi üzerine  - Erdoğan Özmen
 
“saçma”nın ötesi: istila altındaki Irak  - Gamze Özçürümez
psikiyatri çok konuşmuyor mu? - Erdoğan Özmen

 

ARŞİV > Mayıs 2008
 
NİYE SİNEMA - Ercan Kesal
Evlilik, feminizm ve 'sıradan psikiyatrist' bilinci / Deniz BEKDEMİR 
 
Bilinçdışı üzerine (1) - Erdoğan Özmen
Divana Uzanmış Ruhun Arkasında Kim Var? - Alper Hasanoğlu
Yaşam arsızı ya da çelenklerin arka yüzü - Cemal Dindar
 

ORANTILI GÜÇ, ORANTISIZ BİLİNÇ - Mustafa Ö. Soylu

Psikiyatri ve psikiyatrist olmak - Erdoğan Özmen

 

 

 

Haziran 2008

Bir Sinema Reçetesi  - Ercan Kesal
Gecen ayın akıl defteri - Konuk Yazarlar
IMMANUEL KANT’IN MAHDUMLARI VE TÜRKİYE / Mustafa Ö. SOYLU - Konuk Yazarlar
HER ŞEY AYNA, SİNEMA DA... - Gamze Özçürümez
 
DÜNYANIN KALPSİZLİĞİNİN NEDENİ FUTBOL DEĞİLDİR - Cemal Dindar
GEÇMODERN BIREYIN KARAKTER ÖZELLIKLERI - Alper Hasanoğlu
BİLİNÇDIŞI (2) - Erdoğan Özmen
 
MAYIS GÜNDEMİ - Cemal Dindar
RUHLARIMIZ ‘BİR ŞEY’ DEĞİLDİR - Erdoğan Özmen
 
DEPREM VE BİZ / Mustafa G. TÜRKÖNE - Konuk Yazarlar
 

 

 
 

           BİLGİYLE

 

 

           YENİ BİR MUHABBET

 

 

               LAZIM...

 

 

 

 

Yekpare bir gücün dünyanın ümüğüne bastığı dönemlerde kıyamet beklentilerinin arttığı bilinir. Lakin, günümüzün diğer dönemlerden farkı, bu  kez beklentinin, Nostradamus’ların, medyumların dünyasını aşıp bilimin alanına sıçramış olmasıdır. En azından şu söyleniyor; dünyayı bir çöp sepeti gibi kullanmanın tarihi ikiye ayrılmaktadır: Sanayi Devrimi öncesi ve sonrası. Dünya,  üç asır boyunca, milyonlarca yıl kirlenmediğince kirlendi. Kirletildi. Çok değil, daha bir çeyrek yüzyıl önce kirliliğin simgesi sahilde yüzen karpuzdan gemilerdi. Ortak duyuda  “arslan yatağından bellidir” denir. Ruhbilimde de insanın iç dünyasına nasıl davranırsa dışına da öyle davrandığı, hatta iç/dış ya da özne/nesne arasında hiç de sanıldığı gibi  görünür görünmez duvarlar olmadığı bilinmektedir. Yani, bu kirliliği,niçin havadaki karbondioksit miktarıyla, pet şişelerle, kola kutularıyla, fabrika artıklarıyla ve kapitalizmin beslemesi kuşakların çiğneyip tükürdüğü daha bir sürü bokpüsürle sınırlı düşünelim ki!.. Kullanıp atma,  çöpleştirme, ya da tutup kokuşturma ahlakı, hayatın dokusunda zaman zaman çığırtkan bir lekeye dönüşmekte,  evrimsel olarak  insan türünün değil, hatta canlılığın arketipleriyle buluşmaktadır. Ne söylemek istediğimizi daha iyi anlatmak için, bir Pazar sabahından söz edelim: televizyonun “kültür kanalı” TRT2 de bir belgesel. Güneydoğu Asya’da ana kıtadan 60 milyon yıl önce ayrılmış bir adanın öyküsü. Altmış milyon yıl! Haliyle adaya özgü, yani dünyanın başka hiçbir bölgesinde yaşamayan türler var. Bunlardan  biri, adını unutmamızı sabah mahmurluğuna verin, emek kuşu diyelim... bir diğeri, nedense onun adını anımsıyorum, tropik kertenkele. Ada, devcileyin ağaçların olduğu görkemli bir muson ormanıyla örtülü. Emek kuşu, o ağaçlardan birinin dibindeki, yağmurdan arta kaldığı belli bir tümseğe yaklaşıyor. İncelikli bir edayla bir çukur açıyor ve yumurtalarını açtığı çukura bırakıyor. Çukuru  toprakla dolduruyor. Anlatıcı, “kuş, zaman zaman gelecek ve yuvanın üzerini ince toprakla besleyecek” diyor.  Tropik kertenkele, ağacın gövdesine yapışmış yeşil derisiyle olanları birbir izliyor. Kuş gittiğinde, yere iniyor... Yuvayı açıyor... Yumurtaları birbir yiyor... Buraya değin olanlar için “doğanın kanunu” diyorsunuz.... Lakin, sonrası...?

 

Tropik Kertenkele, kıçını yuvaya dönüyor. Kendi yumurtalarını yuvaya bırakıyor. Üzerini kapatıyor. Emek kuşu, anlatıcının dediği gibi, zaman zaman geliyor, mesaisini aksatmıyor, yuvayı ince toprakla besliyor. Günü geldiğinde, toprak kıpırdamaya başlıyor. Emek Kuşu’nun şaşkın bakışlarının arasında tropik kertenkele yavruları birbir yuvadan çıkıyor ve ağaçların arasında sürünerek kayboluyorlar.

 

Ve bu öykü, 60 milyon yıl önce ana karadan kopmuş bir adada, bir kuş ile bir kertenkelenin kahramanları olduğu bu öykü, niyeyse bize yaşadığımız günlerin ana ahlaki çerçevesi gibi geliyor.   Boşuna mı bunca komplo teorisi? Boşuna mı komplo teorilerinin zihinlerde işgal ettiği yüzölçümün giderek büyümesi? Her şeyin ve herkesin, “yumurtalara bakmak için” araçsallaştırıldığı, hemen herkesin, Warhol’un deyimiyle “15 dakikalığına” meşhur olmaya odaklanmış hayatlara bel bağladığı bir dönemde...belki de ilk kez günlük yaşamın makyavelistleştirilmesi, zamanın ve mekanın araçsallaştırılması, hayatın bizzat ötekini hiçleştirerek olumsuzlanması, çıkarsal olanın içerlek olanı ezmesi, maskenin egemenliği,  bu denli sert bir çerçeveye büründü. Görünür olmak, sahnede yer tutmak, o da olmazsa aynayı meşgul etmek amaç olduğunda, herkes ve her şey araç haline gelmektedir. Bir kültür merkezinin etkinlik programını elinize alırsınız, tek  tek bir yerlerde karşılaştığınızda üçüncü cümleden sonra birbirlerinin gıyabında küfürler savuran adamlar, aynı programda resmi geçide durmuşlar... ya da bir fotoğraf karesinde el sıkışıyorlar, yüzlerinde gevşek bir gülümseme! Adamı biliyorsunuz işte! 12 Eylül kırımının nimetlerinden faydalanmış. Had safhada... Onca yıkım, acı... Tek bir direnme belirtisi göstermemiş... Ve sonra, niyeyse, “ben de komünistim” nidaları... Yahu, olma! Olmak zorunda değilsin ki? Bir gövde, her mekanda nasıl rahat edebilir !... Bir zihin, birbirlerini karşılamış onca kavrama aynı ağırlığı vererek nasıl düşünebilir ! Bir mide her sofrada  aynı iştihayı nasıl duyabilir!

 

Belki kirlenme asıl bilgide, zihinsel atmosferde yaşanıyor. Yani dilde, yani düşüncenin kaynaklarında, yani ve hatta mitoslarda. Dünya mitoslarını kaybediyor ve can havliyle, silikondan, plastikten,  peveceden yeni mitoslar yaratıyor. Lakin, silikon, plastik, pevece canlılığa karşıt kutuplara hızla yerleşiyor ve hızla yenileri üretiliyor. Bir baş dönmesiyle... Belki de asıl dert burada, ne kaos’un ne de kozmos’un hakkını verebilen yaşamlar var artık.  Kaos, mesela yaratılış mitolojilerinde kavim türetici “kurucu şiddet”in öteki adıdır. Şimdilerde, şiddetin süregenleşmesinin öteki adı. Hangi şiddet? Şöyle diyebiliriz, hayatın öznesi olma sevdalısı bireyleri omurgasızlaştırmayı hedefleyen  şiddet. Hayatlar, düşük yoğunluklu bir kaosun içinde gidip gelmekte... Mitos, nedir? Dil ile birlikte ve kelimelerin varlığının ya da yokluğunun gücüyle düşünüldüğünde, mitos, kurucu şiddetin ruhsallıktaki düzen arzusudur. Mitos’un cansızlaştırılması, bir de budur; dilin, içine doğulan ana kucağı olma işlevinin  kötürümleşmesi. Bu kötürüm bırakma, zedeleme işlemini bir de emek kuşu ile tropik kertenkele öyküsü ile okuyalım...Her şey gibi bilgi de varolduğunu göstermek durumundadır artık. Televizyon ya da gazetelerin, üniversite kürsülerinin yerini alması yeni değil. Profesör ile ev kadınının nihai düşü aynı. O “on beş dakika”. Bilgi, niceliksel olanın ağırlığında ezildi. İşlevsel olmayan bilgiye hürmet ise sıfırın altında. Üstelik bu durum yalnızca  “bilimsel bilgi” için değil, hemen her bilgi alanında böyle.  Siyasanın, iktisadi temellerinden kopartılıp, değerler, yapıntılar, kültürel guruplar, cemaatler üzerinden biçimlendiği dönemlerde, mesela dinsel bilginin, değerlerin, yaşantıların da paraya tahvil edilmesinin olağanlaşması, ötesi kabul görmesi, kanıksanması rastlantı olmasa gerek.

 

Velhasıl, bu manzarada açık olan şudur:

 

Bilgi ile yeni bir muhabbet lazımdır...

 

Hayat meseleleri ile ruhsal zorlanmaları aynılaştırma, yani aynı dille ifade etme, ya da bir birinin yerine ikame etme çabası neye hizmet etmektedir ki? Hayat, psikiyatrinin, psikolojinin, ya da bunlardan elde edilmiş çeşitli bulamaçların terminolojisiyle kuşatılabilir mi? Bu eğer bir yanılsamaysa, handiyse mürekkep yalamış herkesin hayatı psikoloji tercümesiyle okuma arzusu, bu iştah niyedir? Yoksulluğun dertlerinin depresyona tahvil edilmesinden, kavim ilişkilerini psikanaliz kavramlarıyla açıklamaya değin, bu dil,  yeniden ve yeniden niye üretilmektedir ki? Bir de, modern bilimin ağababası Fizik iken, ve kurucusu Newton “Fizik metafizikten sakın” uyarısını yapmışken, toplumbilimlerin giderek kendisini bu çerçeveden koparması ve psikolojiye ağababalık görevi vermeye eğilimi nasıl anlaşılmalıdır? Bir de şu: ruhsallık alanının terminolojisi, hem kuramsal alanda hem de pratikte, yani toplumsal-tarihsel meselelerden eviçi tartışmalara değin,  niye bu denli rantabl... Ya da şu tuhaflığı nasıl anlamalı: her şey ve herkes, mal bulmuş Mağripli gibi psikolojiye koşarken, psikiyatri, bu neoliberal dalga kuşağında  niye hınçla psikolojiyi kliniklerden kovdu ki?... Politik psikolojinin küreselleşme çağındaki serüve